Kitap

İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZİYOR…

İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZİYOR…

“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine ”
Diyor Cansever …

Acaba ben de benziyor muyum? Diye soruyorum kendime. Çok geçmeden, telefonum çalıyor; çalan telefonun diğer ucunda ki Yazıhan dan biri. Konuşuyoruz. Bitiyor telefon görüşmemiz. Düşünüyorum gene kendi kendime. Şive aynı, değişmiyor, beklide hiç değişmeyecek. Belki değişse de tarz hep aynı kalacak. Espriler aynı, benzetmeler aynı, bahsetmek istediğimiz mevzular hep aynı, dinlediğimiz müzikler aynı, okumak istediğimiz kitaplar aynı, kızıyoruz, seviniyoruz, küsüyoruz hep aynı… değişen bir şey yok. Ama değiştirenler veyahut ta değiştirmek isteyenler var. Bu yelin hükmüne yenik düşenler bozuluyorlar! Başkalarını örnek alıyor, kendimizi, benliğimizi, kişiliğimizi, kültürümüzü, VAR OLANLARIMIZI bırakıp, başka şeylere müdahil oluyoruz. Maalesef. Bir nevi kendimizden uzaklaştırılıyoruz. Farkına varmadan, özümüzü kaybediyoruz. Bir kişi nereden geldiğini bilmezse eğer, nereye gideceği meçhuldür… Beklide kesinliktedir: yani ‘ayak altı’ olan vaziyetlere düşeceğiz beklide bir gün bu gidişin nihayetinde. Başkalarını örnek alıyoruz diyorum. Kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Sebep olarak ben; özenmek diyorum,
‘o yapıyor da ben neden yapmayayım’ kompleksine yenik düşüyoruz,
Belki de ‘herkes yapıyor, ben dışarıda kalıyorum’ düşüncesi ile yapıyoruz.
Bekli de, hoşumuza gidiyor.
Belki de, başkaları zorluyor…
Bence, başkalarının zorlaması, hissettirmeden bu akıma yenik düşenlerinkinden iyidir. Ben böyle zannediyorum, herhalde de yanılmıyorum veyahut ta ben öyle zannediyorum… kültürümüzle mütemmim cüzi bir vaziyetteyken, belki şartlar, imkanlar, şeriatlar bize ağır geliyor olabilir. Belki kendimizi DIŞARIDA hissediyor olabiliriz. Gene, bence şartlar ne olursa olsun, var olanımızı bırakmamayı yeğlemek, bir bireyin yegane görevidir. Gerek kendisi için, gerek çevresi için gerekse devleti için. Devletlerin yıkılmalarına sebebiyet veren tek unsurun başkalarını örnek alıp, kendimizi unutmamızdır. Örnek verecek olursak, Osmanlı Devleti nin yok oluş nedeni, Fransız akımına yenik düşmektir… bu akım, içerden girmiştir Osmanlılara. Devleti içeriden çökertmişlerdir. Şimdi Atatürk Avrupa yı örnek alarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu diyeceksiniz. Evet örnek aldı, doğrudur. Ama; Avrupalıların adaletliliklerini örnek aldı, özgürlükçü oluşlarını örnek aldı, eşitlikçi olduklarını örnek aldı. Zaten cumhuriyetin maiyeti de herkesin kendi kendini yönetmesi demek değimlidir? Yani cumhuriyet, başta kimse olmasa da herkes bir olup, kendi kendini yönetebilir.

Konuyu çok genişlettim… Bir ‘yer’ neden önemli ve değerli çok daha iyi anlıyorum artık. Neden mi önemli? Yaşanmışlıklar ile birleşince ayarı en yüksek ziynete dönüşüyor o yer insanda. Bu yer bir kentte olabiliyor, mahallede ya da umulmaz bir dağ başı da olabiliyor.
Tam da bu sırada aklıma Mehmet Uzun’un Diyarbakır’a olan derin sevdası geliyor. Galiba bir mekânın ne kadar sevilebileceğini ilk defa Uzunla fark ettim. Murathan Mungan’ın değimi ile “Eskiden çok eskiden” değil sadece eskiden hiç anlayamazdım abimi, ablamları hatta tekmil Yazıhanlıları… Anlayamazdım çünkü dededen kalma yaylamız olan ‘Yama’yı o kadar sevmelerini. Oraya gidişlerin en güzele, en vazgeçilmeze doğru oluşunu hiç ama hiç anlamazdım. Şimdi fark ediyorum ki anlamaya da çalışmamışım onları. O kadar anlamsızmış benim için. Ama artık tüm ruhum ve duyarlılığımla anlıyorum. Diyor sevgili Halam Serpil. Ne güzel söylüyor… Ben Yama da kayaların arasından kendisini yeryüzüne ulaştıran GEVENE benzemedikçe, Hogaç’ın eteklerinde yetişen keskin kokulu çemene benzemedikçe, kar altından firar edip, kendini yeryüzünün yüzüne çıkaran beyaz kardelene benzemedikçe, Hogaç’ın dolu dizgin fışkırttığı buz gibi bereketli pınarlara benzemedikçe ben bir hiçimdir… ben değer bilmedikçe, ister istemez onlarda beni iteceklerdir zaten civarlarından.

Kırmızı giyiyorum: Hogaç’tan salını salını veda ederken tüm Yama Dağı na, koyu bir kızıllığa bürünen güneş ten alıyorum kırmızı renge olan hazımı. Bulutların arasından el sallıyor Yamanın bereketli, vefakar, cefakar toprağının kıymetini bilmeyen Drejanlılara kırmızılı akşamüstü güneşi. Ama halen küsmemiş o topraklar bu nankör insanlara…

Kırmızı gelincikler açıyor pınarların suları ile sulanmış çimenlerde. Her rüzgarda bir parçası kapılıyor esintinin hükmüne. Seviyorum kırmızıyı. Kekliklerin gagalarındaki kızıllıktan seviyorum. Sanki kına yakılmış. Yaşlı kadınların örülmüş gulılarından seviyorum kırmızıyı. Kep kıpkırmızıdır, kınalıdır saçları. Boncuklu Derenin kızıl taşlarından seviyorum kırmızıyı. Arang ın tüm kırmızılara meydan okuyan o toprağından seviyorum kırmızıyı. Koyunların sırtındaki Arang boyasından seviyorum kırmızıyı. Dağların en çetin yerlerinde yetişen ŞİLAN ların kırmızılığından seviyorum. Bir sene tutup öteki sene tutmayan yanıklı elmalardan seviyorum pembemsi kızıllığı. Seviyorum kırmızıyı.

Yeşil giyiyorum: dağların baharda büründüğü yeşilliği seviyorum. Baharda beyaz çiçekli ÇOMON ları seviyorum, daha yeşilken. Uzaktan görünen derelerin suları ile sulanmış koruları seviyorum. Gazi nin mağalının karşısında ki GULUYE ÇERMAN ın örgülerini seçerken seviyorum yeşili. Sanki selvi boylu bir kızın örülü saçlarını seyrediyorum, Guluye Çerman ı seyrederken. Babamın nazik ağaçlarını harman yeri ilan eden yeşil kurtları seviyorum. Lastik gibi oluyorlar.

Sarı giyiyorum: çomon un son bahardaki sarılığını seviyorum. Toplarken insanın elini yırtan dikenlerin batan sarısını seviyorum son baharda. Sararıp, suya dökülen söğüt yapraklarını seviyorum. Olgunlaşıp, yere düşen güjokların parlak sarısını seviyorum. Davulun sarı derisinin tok sesini seviyorum…

Velhasıl bu renklerin bir biri ile olan ahengini dinlerken bezenmek istiyorum bu renklere. Çığlık çığlığa haykıran bu renkleri dinlemek istiyorum. Yama dağına benzemek istiyorum!..

Zaten demiyor mu şair; “insan yaşadığı yere benzer.
Taşına, toprağı iten çiçeğine benzer.” Benzemezse eğer, o insan BİR HİÇTİR!…

Ahmet TANRIVERDİ
14/11/2008

Yazar Hakkında

AHMET TANRIVERDİ MALATYA 1992 DOĞUMLU..

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - Nisan 2, 2010 at 11:49 am

Categories: Kitap   Tags:

DÜNYA BİR GÜLDÜR KOKLA VE ARKADAŞINA VER

DÜNYA BİR GÜLDÜR, KOKLA VE ARKADAŞINA VER

Ayıpsız yar arayan, yarsız kalır, bu kesinlikteki bir tespittir. Hemen her şeyin, her insanın bir kusuru, bir eksiği vardır.

Hatasız kul olmaz. Dolayısıyla insanın mükemmel bir dost, arkadaş ve sevgili aramaya çalışması boşunadır. Böyle bir dost bulamayacağı gibi, dostsuz kalması da mümkündür. Bu bakımdan insan bir şey elde etmek, bir dost bulmak istiyorsa onları kusurları ile kabul etmeye hazır olmalıdır. Bu bilinen bir mevzu bahis olduğu için, kişi kendine kusuru noksan olan, kusuru düzeltilebilecek olan, aynı zamanda da bizim kusurlarımızı düzeltebilecek kabiliyetteki kişilerle arkadaşlıkların kurulması; eskilerin sözleri ile desteklenmiştir bizlere. “Adam ahbabından bellidir” sözü, bizim, -kır atın yanında kalıp, huyundan, suyundan- etkilenmemiz için belirtilmiştir, o borçlu olduğumuz şahsiyetler tarafından.

Kişiliği belirleyen ana etmen olarak gösterebileceğimiz, arkadaş çevresi bahsi, eskiler tarafından tespit edildiği gibi, günümüzde de bilimsel ve istatistiksel olarak kanıtlanmıştır.

Her insanın, bütün işlerini kendisi yapabileceği, birileri tarafından iddia edilecek olunursa eğer, bu kişiliklerin yalnız bırakılmaları, ağızlarından çıkanı duymalarına vesile olacaktır, bu durumun neticesi de kişinin kendini her yönden toparlamasına sebebiyet vereceğinden, olumlu karşılanabilir. (!)

Bir hayatın arkadaşsız sürdürülmesi, olanaksız gibi görünüyor bana… Etkilenilmeyecek bir arkadaşın veyahut ta bir arkadaş grubunun bulunup, o gruba müdahil olunması kesinlikle mümkün olunmayacak bir vaziyettir.

Çünkü hayat, öyle bir konumdur ki, bir daha geri gelmesi zor olan vaziyete düşer, kaçırıldı mı elden. O sebepten, kişiliğimizin eğitmeni olan arkadaş, iyi seçilmek ile mükellef olunmuştur bizlere. Bizlere vukuf edilmiştir kah belgeler ile, kah çevremizdekiler aracılığı ile, kahsa naçizane tespitlerimiz ile hayatımızla mütemmim cüz i bir vaziyet almıştır.

Şunun da tarafımdan bildirilmesini arzu ettim; “dünya bir güldür, kokla ve arkadaşına ver.” Bu söz, arkadaşı da kendimizle beraber, aynı seviyede tutup, -var olanımızı- paylaşmamızı söylüyor. Yani yaşanılanların arkadaşlarla da paylaşılmasını yeğleyen bir düşünceyi bize de takdim ediyor bu söz. Ve birde, tadılıp, arkadaşlarında tatmasına vesile olmamızı vukuf ediyor.

Velhasıl ı kelam, arkadaşlık öyle basit bir konum değildir, ama paylaşıldıkça arkadaşlığın aslı oluşacaktır, bunun bilincinde olmak bizim arkadaşlığımızı sağlam kişiler ile sağlam temeller üzerine kurmamızı sağlayacaktır.
Ahmet TANRIVERDİ
25-11-2008

Yazar Hakkında

DÜNYA BİR GÜLDÜR KOKLA VE ARKADAŞINA VER

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:48 am

Categories: Kitap   Tags: , ,

BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…

BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…

Aralık ayının sinsi ve korkunç sisi bütün benliği ile Yazıhan ı hükmü altına almıştır. Gece karanlıktır, korkunçtur… Hele de Yazıhan da, caddeler boşken! Sadece çöp kovalarının civarında acı acı dolanan köpekler vardır tenha sokaklarda. Bazen de, sessiz sokaklarda evlerinden kahvelere kendilerini hızlı adımlarla ulaştırmağa çalışan insanlar. Yazıhan ın tam ortasından, bir koordinat doğrusu gibi karşıdan karşıya geçen uzunca bir yol geçiyordur: Evlerin ve avluların kapıları bu birbirine oldukça benzeyen sokaklara açılırlar.

Yolun bir ucunda, kendisini kahveye yetiştirmek için hızlı hızlı yürüyen adamın kim olduğu belli olmasa da, gelişinden, yürüyüşünden kendisini yeşil örtülü masalara ulaştırmak istediği kesinliktedir. Ağzındaki sigara hiç kıpırdamıyordur. Nefessiz çekiyordur o ilacı. Elleri cebindedir, Yazıhan ın o kuru soğuğunda ellerinin donmasını istemeyeceğinden, sigarası ağzında sabit olarak kalacaktır mecburen.

Rüzgar, caddede ki tüm atılan yiyecek kaplarını belli bir yere topluyordur gecenin bile paltolarla dolaşamayacağı ayazda… Geceyi donduracaktır neredeyse ayaz artı kuzey rüzgarı. Meçhul adam, gittikçe yaklaşmıştır duman dolu kahvehaneye. Sokak lambalarının aydınlığa ulaştırmaya çalıştığı caddede gene hızlı hızlı atılan adımların sesleri yükseliyordur. Bir kadın olduğu şüphesizdir. Terliklerin sesinden bellidir. Herhalde komşusuna gidiyor. Sessiz sessiz elinden tuttuğu oğluna bir şeyler söylüyordur gecenin çığlıksız haykırışında. Biraz geçmeden, meçhul deri montlu adam yaklaşmıştır kahvehaneye. Bir kapı tıkırtısı duyuluyor, kadın ve oğlu içeriye alınıyorlar ve kapı geri sessizce, geceyi uyandırmamak için kapatılıyor. Çok geçmemiştir ki, bir kapı sesi daha duyuluyor. Ve açıldığı gibi geri hemen kapatılıyor meçhul adam tarafından.

Göz gözü görmüyordur kahvehanenin içinde. Sadece anlaşılmayan insan sesleri dolanıyor sigara dumanından dolmuş kahvede. Belli aralıklarla, altmış iki, sade dört, on yedi gibi sesler yükseliyor dumanının hükmüne aldığı kahvehanede. Çok geçmeden bir daha… Arada bir, “Ninno, bir çay” sesi duyuluyor kahvehanenin boğunuk havasında, değişik tondaki seslerden.

Aralık ayının son günleri… Tombalada dönen para, ülkenin topladığı vergiler kadar vardır hemen hemen. Yazın, sadece tombala için çalışırlarmış demek ki… Tombala oynanırken, ne içilen çayların haddi hesabı vardır nede yapılan dedikoduların! Gecenin yarısı denilen vakti geçirmeden evine giden adam yoktur dur herhalde Yazıhan da. Pek nadirdir. Sadece zaman geçirmek için kahvehanelere gelen memurlar varsa eğer o duman çorağında, onlar sabah erken kalkacakları için erken terk ederler alanı. Gözleri bıraktıkları dumanın boğunukluğunda kalsa bile.

Nasıl olmuşsa, sabaha doğru rüzgar azıcık dinmiş, çiseleyen bir yağmur başlamıştır. Yazıhan ın yağmuru ne olacak ki? Çiseleyip kaçıp gidecek Yazıhan dan. Güneş, demir yolunun o taraftan kendisini göstermiştir sabahın erken saatlerinde. Güneş vurdukça, ayaz artıyordur sanki. Üstü donup, altı su kalan kısımlar varsa, güneş doğunca alttaki suda donmaya başlayacaktır. Güneş Yazıhan ın soğuğu ile zıtlaşmıştır sanki, güneş ısıtmıyor, aksine donduruyordur yağmur göletlerini.

* * *

Caddelerde, sadece memurlar, esnaflar, öğrenciler, namaza giden ihtiyarlar dolanıyorlardır ve birde seyip [başıboş], tirmor [zayıf,çelimsiz] köpekler… Kahvehanede ki -vatandaşlar- gece çalışıp, gündüzleri uyuyorlardır… Kural bellidir. Sessiz caddelerde bazen kahkaha ünleyişi yayılır anlık olarak. Ve ardın dan bir başka tondaki deng salıveriyordur ahındaki kahkahayı renksiz sokağa. Esnafların arasındaki doyum olmaz, anlık, tek seferlik esprilerdir bu kahkahaların vesilesi. Bir çocuk sesi, “arki”sini çağırıyordur. Artık arkadaşlıklar bitmiş, kısa olsun diye de “arki” denmeğe başlanmış… Arkadaşlık aranmıyor demek ki … Biliyor musun; benim hiç arkim olmadı. Benim arkadaşlarım vardı, onlarda akriliğe çevirince arkadaşlığı bıraktım orada. Yazıhan ın sessiz sokaklarında yankılanıp; makasla kesilir gibi bitirilen ezanlar misali bitirdim, onlar için başlamış, benim içinse başlamağa yüzü tutmayan akriliği… Her neyse, malum çocuk arkadaşını –Ben arkadaşı olmasını istiyorum- çağırıyordur tonsuz sokağın, hiç ezilmemiş, hiç yıpratılmamış, hiç çiğnenmemiş kaldırımının üzerinden. Arkadaşı cevap vermeyince, bir daha çağırıyordur. Ve gene duymazlıktan gelip, elindekiyle uğraşınca, çağıranın tepesi atıyordur şüphesiz. Kendini tutamayıp arkadaşının ensesine bir tane patlatıyordur, sessiz caddenin aydınlığında. Arkadaşı ansızın gülerek, yere düşen oyuncağını eğilip alıyor, kalkınca bir sille de o, arkadaşına çarpıyordur. Ardından ikisi de gülüyorlardır. İlk vuran diğerinin ardına düşüyor caddenin derinliğine büründüğü sessizlikte, yitip gidiyorlardır.

Ne güzel… Birbirlerine vuruyorlar, ama sonradan onu oyuna çeviriyorlar. Tekrar ne güzel…

Ama korkuyorum ki beklide özleyeceğim bu günleri…

Ahmet TANRIVERDİ
05-12-2008
Yazıhan

Yazar Hakkında

BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:47 am

Categories: Kitap   Tags:

YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…

YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…

Karanlık gecelerin temsilcisi Ay ı hükümsüz bırakmak üzere, güneş doğulardan gösteriyordu kendisini. Güneş imparatorluğu gelmiş, Ay köşe bucak, saklanacak yerler aramağa başlamıştır göz mavisi gökyüzünde. Sarı uzun saçları belinden aşağıya salınan bir gelinin gözlerinde kayboluyordu Ay sanki. İmparatorluk… Her şeyi emri altına alan bu cengaver, vardiyalı çalıştığı Ay ı aydınlatarak yok ediyordur sarı saçlı kızın göz bebeklerinde.

Doğulardan gelen güneş, sivri dağların yücesinden kendisini göstermeğe başlamıştır sessiz usulca. Sessiz haykırışlarla.

İşte bu güneşin tadı ne güzel olur Hakkolar’ın, cenneti andıran dağları arasında. Sarının kırmızının ve yeşilin ahenkli dansını seyir ederken ne güzel olur sabah Güneşi çadırların ardındaki nıçlarda. Güneşin aydınlattığı ova, sessizliği yırtmış, bir telaş başlamıştır artık.

Derinden çalınan bir ıslık sesi sabahı aydınlatıyordur ahengi ile. Sarı, kırmızı ve yeşilin ahengine karışıyordur Seffo Amcamın çaldığı ıslık. Çeşmeden, elinde havlusu, yüzünde sabahın o tatlı uykusu, gözlerinde daha uyanmamış bir huzurun habercisi ile geliyordur babasının çadırına. Oppo, sabah erkenden kalkmış, ovanın ineklerini ağır ağır Gule Çermon a doğru ilerletmiştir. Affe, oradan buradan aldığı darbelerle şekli değişen, isli güğümü günnü ateşinin üzerine tevdi etmiştir. Duman, çadırın açık köşesinden yayılıyordur, kah çadırın içine kah mavi gökyüzüne. Mayre Xala’nın Sesi geliyordur dışarıdan. Aslında dışarıdan değil de… Çadırın içinden gelen ses, net ulaştığı için karşıdakine dışarıdan geldiği sanılır. Ama Mayre Xala’nın sesi o kadar gürdür ki, konuşurken bile bağırdığı sanılır. Affe ye ünlüyordur. Danası hastalanmıştı. Sesinin tedirginliğinden belliydi. Korku doluydu. Sebebinden ötürü geldiği danaların rahatsızlığı, onu derinden etkileyecektir. O danalar için gelmiştir yalnız başına Yamaların Dağına.

Affe, feryat eder gibi ünleyen sese yaklaşıyordur, Seffo Amcam da ardından. Seffo Amcam, omzunda ki havlusunu, çadırı ikiye bölen duvar halısının gerildiği ipin üzerine atmış, aceleyle Mayre Xala’nın çadırına koşmuştur.

Daha ne oldu bilinmez, Mayre Xala’nın morali düzelmiştir. Sesi net çıkıyordur şimdilerde. Danasının karnında ki şiş inince. Herhalde yeğdi bir şey dokunmuştu.

Dedem, kulbugunu omzuna atmış, sağ eliyle de destek verirken, tutmuştur. Diğer elide boş değildir. Evden götürdüğü poşetin içine biraz salatalık, biraz biber, biraz domates birkaç bağ da pirpirim katmıştır. Semiz otunun adı –pirpirim- diye biliniyordur bizde. Semiz otu olduğunu da Zonguldaklı bir polisin hanımından öğrendik. Anlattı anlattı, övdü övdü, nasıl bir şey dedik, tarif edemeyeceğim kadar güzel bir şey dedi. Merak ettik, internet denilen hazineyi kullanarak semiz otunu bulduk, resimlerini görünce de pirpirim olduğunu anladık. Bizim üzerine basıp basıp geçtiğimiz pirpirimi onlar kışlık aş olarak yerlermiş, birbirlerinin önünden kaçırırlarmış.

Pirpirimin cacığını yeriz biz sadece. Suda haşlarız, soğuduktan sonra da cacık gibi yoğurtlayıp yeriz.

Nenem, cacık türü aşları çok sever. Hele de ayranlı çorbayı. “Şorbé daw” der üstüne ölür. Dedem poşeti uzatır uzatmaz elini hemen pirpirimlere attı. İçinden aldı, çeşmeden taze getirdiği soğuk suyla yıkayıp, öyle içeriye götürdü. Götürürken de içinden birkaç dalı da ağzına attığını da söylemeden geçemem.

Dedem ağaçların su göletlerini kalbura çeviren sıçanlardan yakınıyordu bir yandan neneme. Bir yandan da büyük güğümden, bakır ibriğine su aktarıyordur. Dedem, evin az üst tarafında ki derme çatma tuvalete gidiyordu abdest hazırlığı yapmak için. Nenemde o arada, dedeme kızıyordur. Suyunu gidip çeşmeden değil de, güğümden aldığına yakınıyordu. Ama onların birbirlerine kızması, bence birbirlerini sevdiklerinden. Hele nenemin bir yerine bir şey olsun; dedem nasıl kendini şaşırıyor…

Elli küsur senelerini birbirlerine vaat etmişler. Onlar birbirlerini bırakabilirler mi? Mümkün mü? O arada ki sevgi, aşk, fedakarlıklar, kıskançlıklar, övgüler, kızmalar ve dahası pekişmiş, bu kademeleri aşmıştır. Bunların ilerisinde, apayrı duran kademeye yükselmiştir. Orası da ayrıların ayrısı bir evrendir. Allah, umarım herkese böyle ayrı evrenlere ulaşmayı nasip eder.

Dostlarımızla, eşlerimizle, sevdiklerimizle.

Ahmet TANRIVERDİ
07-12-2008
Yazıhan

Yazar Hakkında

YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:47 am

Categories: Kitap   Tags: ,

YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…

YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…

Bütün güzellikler, gecenin ay ile baş başa kaldığı vakitte ortaya çıkar. Gece, ay ve sessizlik… Karanlığın hissesini veremeyen sessizliği özleyip haykıran geceyi özlüyorum bazen. Çok değil, sadece beş – altı yıl. İnsanlar akşamları toplanır, cemaat kurar, eskilerden, gündemden veya gelecekten bahsederlerdi. Ölenlerin gittiğini, kendilerinin ise burada kaldığını düşünürken konuşurlardı. Üzülürler miydi bilemiyorum. Dedemler de toplanırlardı genelde. Konuşurlar, gülerler veya hep birlikte üzülür, hüzünlenirlerdi. Çünkü, bahsi geçen konu hepsini ilgilendiriyordur. Ayrım yok turdur. Dert hepsinin dersidir, sevinç herkesin sevincidir.

Ben bu sohbetleri öyle bir dinlerdim ki, şimdi aynı insanları toplasanız, orada anlatılan, konuşulan meseleleri tek tek anlatırım. Sanki, o cemaatlerin tek seferde dağılacağı bana bildirilmişti de, ben tedbir olarak hepsini zihnime kaydetmişim…

Masallar anlatılırdı. Eski Kürt destanlarından bildiklerini anlatırlardı. Biri bir yerde hata yapmışsa, onu tersleyerek değil de, “aslında benim bildiğim öyle değildi ama” tekniğini kullanırlardı. İncitmeden. Odanın oturma düzeni, en yaşlısından, en gencine doğru dizilirdi. Bu kural kendiliğinden oluşurdu. Herkes yerini bilirdi. Ev sahibi, cemaatin en yaşlısı olsa bile alt taraflarda otururdu. Misafirlere olan saygıdan dolayıydı herhalde.

Loz-i Hamze gelirdi, Mam-i Balle gelirdi, Bakır-ı Hamze gelirdi, Karaman gelirdi, Hassk-i Huse gelirdi, Has-ı Kuşşo gelirdi, Mammoy-u Bekır gelirdi, Şavk-i Kıre gelirdi, İv-i Abdulmev gelirdi, Kepekçi gelirdi ve dahası… Gelirlerdi!.. Ben bu yaşlılardan en çok, Mammoy-ı Bekır ve Bakır-ı Hamze’yi dinlemeyi severdim. Bakır öldü… Mammoy-ı Bekır da gitti gidecek.

Konuyu şuraya getirmek istiyorum: Mammoy-ı Bekır Ermeni uyruklu bir Drejanlı olarak yaşıyordu Yazıhanlıların arasında. Ama bu adama kesinlikle verilen değer değişmemişti. Beklide kendilerinden üstün tutuyorlardı, sahipsiz oldukları için… Birde bu adamın kısa öyküsünü anlatmak isterim; cumhuriyet döneminden önce diye tahmin ediyorum. Yani 1900’lü yıllar diye tahmin ediyorum. Savaşa müdahil edilmeyen Ermenilerin, dönemin Osmanlı halkına işkenceler yapıyor olmasına dayanamayan Drejanlılar da öç almak için, bu namusu noksan olan insanları öldürüyorlardı. Yalan değil öldürüyorlardı. İnkar edilmez öldürüyorlardı. Ama ölüm o kadar kolay değildir. Öldürmek de aynı öyledir, kolay değildir… Sebepsiz yere cana kıyılmaz. Zaten din de, namus için ölümü yeğliyordur. Irzlara geçmek isteyen Ermenilerin bir kısmı zorunlu göç ile Suriye bölgesine gönderilirken, ortalarda kalan başıboş (!) Ermeniler, kararlarını halen sürdürüyorlardır. Sahipsiz kadınların namusuna dokunmak isteyen birisinin karşısına çıkacak mutlaka birileri vardır. Çünkü, bu millet birdir, namus ortağıdır bu millet! Bu arada, bu öldürmelerin sebebi soykırım değildir, sadece namus korumadır. Neyse, bu civarlarda öldürülen Ermenilerden birinin çocuğu ortalarda dolanırken, Affıklı Dızo bu çocuğu alıp, getirmiştir. İlk dönemler gizli tutmuştur ama nihayetinde herkes öğrenecektir. Dızo’nun da yedi erkek çocuğunun olduğunu biliyorum, kızların kaç tane olduğu hakkında bir bilgim yok. Dönemin şartlarına göre durumu kendini geçindiriyordur Dızo’nun. Ama bu çocuğa bakmıştır. Bu çocuğu büyütüp, evlendirmiştir. Soy adına ortak etmiştir. Bekir Güler’dir bu Mammoy-ı Bekır ın babasının adı. Kendisinin de adı Mehmet Güler ve diğer kardeşi de Mustafa Gülerdir.

Örnek olarak, Yazıhan da kimse üç ayları tutmazken bu adam altı yıl ardı ardına tutmuştur. Namaz saatlerinde herkesten önce gelir, vaazları dinler, namazını da kılar gider, diğer ibadetlerini de en son haddine kadar yerine getirir. Yani, yaramazlık yapmayanların yeri başlar üzerinde daimdir.

İşte ben böylesi ayrımlar yapılmazkenki cemaatleri özledim şimdiden… Yitirdiklerimizi yitirilmiş olarak görecek miyiz acaba sonraları. Yitirdiklerimizden aldığımız dersleri, övgüleri hatırlayacak mıyız acaba bir gün?…

Ahmet TANRIVERDİ
30-11-2008
Yazıhan

Yazar Hakkında

YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:46 am

Categories: Kitap   Tags:

SESİNİ DUYUR DAVUL; NEREDESİN?

SESİNİ DUYUR DAVUL; NEREDESİN?

Sesin niye hep içeride kalmış davulcu?
Bildiklerin niye hep zurnacıyla senin aranda
kalmış davulcu? Duyur sesini! Kendini
tanıt, özünü koru daima!

Ayaklarım beni aldı götürdü köyün bir başka ucundaki malum evinin kapısına. Ayaklarıma yardım eden tek yaratık eseri davulun sesiydi ve birde sadece yaklaştıkça hangi makamı ünlediğini anlayabildiğimiz diğer alet; zurnaydı. Benim naçiz vücudumu bir mıknatıs misali yanına çeken davulun sesini sürekli hissetmek için bana yakın olan ve ses çıkartabilen her şeye anlaşılır anlaşılmaz vurur ve ayarsız sesleri çıkartırım. Bu durumda beni davulun koynuna sokmasa da, yine de bana yeterli geliyor… Bu aşk bir kere damarlara ve kana işledi miydi; iş bitmiş demektir. Benim adımın arkasına birkaç isim takmalarına rağmen ben bu davulun sevgisini yolun başında iken bırakamadım. Aslında hiç pişman olmam, diye düşünüyorum.(?) Ve inşallah da pişman olmam. Davul dediler mi bana, benim için her şey boştur artık. Aslında şimdi bir çoğunuz, bu gevende ne diyor demiş tirsiniz ama; davulun sesi uzaktan hoş geliyor diye düşünüyorum size. Çünkü yanında oldun muydu; başın, kulakların veya daha başka yerlerin ağrıyacaktır. En iyisi davulun sesinin uzaklardan dinlenmesidir. Benim felsefemde, davulda birçok candır. Çünkü, ben hasta veya moralimin bozuk olduğu vakitlerde davulun sesine giderim ve o davul bana can verir, can çağırır uzak diyarlardan benim için.

Tabi şu da bir gerçektir ki, bilinmesi gerekir: Davulcu olmadığı sürece davulun sadece görüntüsü vardır. Davul çalmak en zor mesleklerden birisidir. Çünkü, sürekli ayakta olunması gerekiyor, sürekli kollar son sürat bir şeyler sallayacak, o ağırlık daima omuzlarında olacak, oynayanların her biri bir çeşit oynar ve dolayısıyla oyun karışır, bunu da ayarlayıp düzenleyecek kişide davulcudur daima. ( Teker teker değil, çalarken onları sıraya koyar, hissettirmeden oynayanlara.)

Davulun tek başına çalınıp, önünde de halay çekildiğini ben ne görmüşüm, ne de duymuşum… Davulun tek başına çalması hiçbir şey ifade etmez. Çünkü onun aralarını dolduracak tek şey daima zurnadır. Aslında ne davul tek başına çalınır ne de zurna tek başına çalınır. Zurna ne kadar araları doldurursa doldursun, davul olmadı mı hiçbir şeyin arasını dolduracak bir ensturman olamaz zurna.

Davulun bile dengi dengine çalması diyorlar; BİLE ney yani? Sorarım size, sanki davul rasgele o taraf bu taraf vurularak ses çıkartılıyor!…“Bile”ymiş! Benim bildiğim, kendini sadece başka bir şey ile birlikte dinletebilen tek ensturman, davuldur. Yanında bir başka aletin olmadığı var sayıldığında, davul sadece bir hiç olarak ortada kalır. Ve bunun bilinmesini bir borç olarak gören davulcular da bu duruma ehemmiyetsizlik yapmayıp, kendilerini ve de adlarını eskittirmeden kimseye çaktırmadan, yanlarında ki alete paralel çalarlar ve nihayetinde “Bile”ye gerek kalmaz…

Davulun dengi dengine olması, bir başka bakıma da iki sopanın birbirlerine paralel ve de düzenli bir biçimde ses çıkartılarak çalınması manasında da kullanılmıştır. Yani birbirini tamamlayan bir çift olarak kalmışlardır. Ve eğlenceyi damardan isteyen kişiler oldukçada bu davul kültürü daima ilerilere kadar, kendini kimselere yedirmeden uzayacaktır.

Davulun çalındığı civarlarda kimse kesmeden habersiz olamaz, olmaz, mümkün değildir çünkü. Çünkü; herkesin hedefi tek bir yerdir. Orası da davulun sesi, davul sesinin geldiği yer civardakilerin belli zamanlardaki tek hedefidir. Yani kimin o an nerede olduğu kesinlikle bellidir, bilinir.

Ahmet TANRIVERDİ
30/07/2008
Yazıhan

Yazar Hakkında

SESİNİ DUYUR DAVUL; NEREDESİN?

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:45 am

Categories: Kitap   Tags:

KİTAP İLE BİRLİKTE

KİTAP İLE BİRLİKTE

Titrek bir mum ışığı dalgalandırıyordu gölgemi. Benden habersiz ıssız ve çatlak duvarlarda. Elimdeki kitabın gölgesi bana, derin düşüncelere dalmamı emredercesine bağırıyordu. Nefes nefese… dalmış gidiyordum gecenin karanlığında, sonsuzluğun ucundaki sonsuzluğa, uçarcasına…

Soluk soluğa okuyordum kitabı. Nefes almağa dahi olmamıştı fırsatım. Uçuyordum adeta, satırların arsındaki nihayette.

Toy bir kısrak, uçarcasına koşuyordu kırların kırlığını bozar gibi içimden. Karşıdaki dağların zirvesine… Benim için büyük hazine olan o zirveye… Hayalimdeki zirveye beni götürecek yardımcı tabelaları görüyordum, sayfaların derinliklerine uçup ulaştığımda.

Tek hedefim bu idi, şu fani insanların yaşadığı, ölümsüz dünyada. Kitap ile yaşayıp, kitap ile birlikte ölmek… Gerisi, fırtınanın hışmına kapılmış olarak havada uçuşan toz taneleri…

Dalmışım. Uçuyorum adeta denizin uçsuz bucaksız derin sularında. Yürümek yok artık bana. Yürüme ile varılmaz… İnsan ömrü ile varılmaz bu hazineye.

Sadece, dün, bugün ve yarın vardır. Ölmek istemiyorsak eğer; ilim ile yaşayacağız. Fanilerin hüküm sürdüğü, şu köle dünyada. Fuzûliler, Ahmed Yeseviler, Şiraziler, Mevlânalar ve daha niceleri… Niye ölmemişler diye düşündüğümde kendimce, daha da artıyor yalnızlığım ve adıyorum adeta kendimi satırların arasından süzülen yola. Tek bir yol vardır ki; ölümsüzlerin gittiği yoldur.

Velhasıl, bilmediğimizi, bilmediğimiz sürece yaşayamayız, fanilerin yurdu olan şu koca ve ölümsüz dünyada.

Ahmet TANRIVERDİ
26050 10/D/1

Yazar Hakkında

KİTAP İLE BİRLİKTE

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:45 am

Categories: Kitap   Tags: ,

TONYUKUK YAZITI

MS. 730 yılında Vezir Bilge Tonyukuk tarafından yazılmış ve diktirilmiştir. Tonyukuk bu yazıtta, Göktürk ve Çin savaşlarını kendi hatıraları şeklinde anlatır. Anlatımı çok sadedir. Sanata ve süse kaçmadan, halkın konuştuğu dili kullanmıştır.

 

Birinci Taş (Batı Cephesi)

Ben Bilge Tonyukuk’um. Çin ülkesinde doğdum. Türk milleti Çin’de tutsak idi. Türk milleti hanını bulmayınca Çin’den ayrıldı, han sahibi oldu. Hanını bırakıp yine Çin’e tutsak düştü. Tanrı şöyle demiş: Han verdim, hanını bırakıp tutsak düştün. Tutsak düştüğün için Tanrı öldürdü. Türk milleti öldü, bitti, yok oldu. Türk Sır milletinin yerinde boy kalmadı.

Ormanda, dışarıda kalmış olanlar toplanıp yedi yüz er oldular. İki bölüğü atlı idi. Bir bölüğü yaya idi.Yedi yüz kişiyi idare edenlerin büyüğü Şad idi; danışman ol dedi, danışmanı ben oldum, Bilge Tonyukuk. (Şadı) kağan mı yapayım diye düşündüm. Arık boğa ile semiz boğa arkada oldukça; semiz boğa mı arık boğa mı bilinmezmiş diye düşündüm. Bunun üzerine, Tanrı akıl verdiği için onu ben kağan yaptım.

İlteriş Kağan olunca, Bilge Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ile İlteriş, güneyde Çinli’yi, doğuda Kıtay’ı, kuzeyde Oğuz’u pek çok öldürdüler. Danışmanı, yardımcısı ben idim.

Çoğay’ın kuzeyi ile Kara Kum’da oturuyorduk.

Birinci Taş (Güney Cephesi)

Geyik yiyerek, tavşan yiyerek oturuyorduk. Milletin karnı tok idi. Düşmanımız çevremizde ocak gibi idi, biz ateş idik.

Böyle otururken Oğuz’dan casus geldi. Casus’un sözü şöyle idi: Dokuz Oğuz boyu üzerine kağan oturmuş; Çin’e Kunı Sengün’ü göndermiş; Kıtay’a Tonga Esim’i göndermiş: Azıcık Türk (Köktürk) boyu var; fakat kağanı yiğit,danışmanı bilgili. Bu iki kişi oldukça seni, Çinliyi öldürecek diyorum. Çinli, sen güney yönünden saldır; Kıtay, sen doğu yönünden saldır; ben de kuzey yönünden saldırayım; Türk Sır boyunun yerinde hiç kimse kalmasın; mümkünse hepsini yok edelim, diyorum.

Bu haberi işitince gece uyuyasım gelmedi, gündüz oturasım gelmedi. Bunun üzerine kağanıma arz çıktım. Şunu arz ettim: Çinli, Oğuz, Kıtay… bu üçü birleşirse biz kalırız. Dıştan sarılmış gibiyiz. Yufka iken delmek kolay imiş, ince iken koparmak kolay. Yufka kalın olsa delmek zor imiş, ince yoğun olsa koparmak zor. Doğuda Kıtay’dan, güneyde Çin’den, batıda batılılardan, kuzeyde Oğuz’dan gelecek iki üç bin askerimiz var mı acaba? Böyle arz ettim.

Kağanım, ben Bilge Tonyukuk’un arzını işitti, gönlünce idare et dedi. Kök Öng’ü çiğneyerek Ötüken ormanına doğru orduyu sevk ettim. İnek ve yük arabalarıyla Togla’da oğuz geldi. Üç bin askeri varmış. Biz iki bin idik. Savaştık. Tanrı yarlığadı, yendik. Irmağa döküldüler. Pek çoğu da dağıttığımız yerde öldü.

Ondan sonra Oğuz tamamıyla geldi. Türk milletini Ötüken yerine, beni, Bilge Tonyukuk’u Ötüken yerine yerleştirmiş diye işiten güneydeki millet; batıdaki, kuzeydeki, doğudaki millet geldi.

Birinci Taş (Doğu Cephesi)

İki bin idik. İki ordumuz oldu. Türk milleti yaratılalı, Türk Kağanı tahta oturalı Şantung şehrine, denize ulaşmış olan yok imiş. Kağanımıza arz edip ordu gönderdim. Şantung şehrine, denize ulaştırdım. Yirmi üç şehir zaptettiler. Uykularını burada bırakıp seferde yatıp kalktılar.

Çin Kağanı düşmanımız idi. On Ok kağanı düşmanımız idi. Kırgızların güçlü kağanı da düşmanımız oldu. Bu üç kağan anlaşıp Altun ormanında birleşelim demişler. Şöyle anlaşmışlar. Doğuda Türk Kağanına doğru sefere çıkalım demişler. Eğer biz üzerine yürümezsek, eninde sonunda o bizi, kağanı yiğit, danışmanı bilgili olduğu için, eninde sonunda o bizi mutlaka öldürecektir. Üçümüz birleşip üzerine yürüyelim, hepsini yok edelim demişler. Türgiş kağanı şöyle demiş: Benim milletim oradadır demiş, Türk (Kök-türk) boyu yine karışıklık içindedir, Oğuz’u yine dardadır demiş.

Bu sözleri işitince gece yine uyuyasım gelmiyordu, gündüz yine oturasım gelmiyordu. O zaman düşündüm. İlkin Kırgaz üzerine yürürsek daha iyi olur dedim. Kögmen yolu tek imiş; kapanmış diye işitip bu yoldan yürümek olmaz dedim. Kılavuz istedim. Çöllü Az eri buldum. Az ülke (sinde), Anı bel (inde bir yol varmış); bir at yolu imiş, onunla gitmiş. Onunla konuşup bir atlının gittiğini öğrenince bu yolla gitmek mümkün dedim. Düşündüm ve kağanıma;…

Birinci Taş (Kuzey Cephesi)

…arz ettim.

Ordu yürüttüm. At in dedim. Ak Termil’i geçince at bindirdim. At üzerine bindirip karı söktürdüm. Sonra atları yedeğe aldırıp yaya olarak ve ağaçlara tutuna tutuna yukarı çıkarttım. Öndeki eri çapraz yürüterek ağaç olan tepeyi aştık. Yuvarlanarak indik. On gecede yandaki engeli dolaşarak gittik. Kılavuz yeri şaşırıp boğazlandı. Bunalıp “kağan,yetiş” demiş. Anı suyuna vardık. O sudan aşağı gittik. Yemek için attan iniyor, atı ağaca bağlıyorduk. Gece gündüz dört nala gittik. Kırgızları uykuda bastık. Uykularını mızrakla açtık. Hanı, ordusunu topladı; savaştık ve yendik. Hanlarını öldürdük. Kırgız boyu kağana teslim oldu, baş eğdi. Geri döndük, Kögmen ormanını dolaşarak geldik.

Kırgız’dan döner dönmez Türgiş kağanından casus geldi. Haberi şöyle idi: Doğudan kağana sefer edelim. Biz yürümezsek onlar bizi, kağanı yiğit, danışmanı bilgili olduğu için eninde sonunda onlar bizi mutlaka öldürecek, demiş. Casus, Türgiş kağanı çıkmış dedi. On Ok boyu eksiksiz çıkmış dedi: Çin ordusu da varmış.

Bu haberi işittiğimiz sırada katun (kraliçe) vefat etmişti. Kağanım, bene eve ineyim, onun yoğ törenini yapayım dedi. Orduya “gidin Altun ormanında oturun” dedi. “Ordunun başına İnin İl Kağan, Tarduş şadı gitsin” dedi. Bilge Tonyukuk’a, bana şunları söyledi: “Bu orduyu ilet” dedi, “ben sana ne söyleyeyim. Kararı istediğin gibi ver” dedi; “gelirse göreceği var, gelmezse haberciyi ve haberi alarak otur” dedi.

Altun ormanında oturduk. Üç casus geldi. Haberleri bir: Kağan orduyu çıkardı. On Ok eksiksiz çıktı. Yavaş ovasında toplanalım demişler. Bu haberi işitince haberi kağana yolladım.

Handan haber geldi: “Oturun, öncüyü ve nöbetçiyi iyice düzenleyin, baskın yapmayın” demiş. Bögü Kağan bana haber yollamış. Apa Tarkan’a ise gizli haber yollamış. Bilge Tonyukuk kötüdür, kindardır; yanılır; orduyu yürütelim diyecek; kabul etmeyin.

Bu haberi işitince ordu yürüttüm. Altun ormanını yol almaksızın aştık. İrtiş ırmağını geçit olmaksızın geçtik. Gece de yol aldık ve Bolçu’ya şafak sökerken ulaştık.

İkinci Taş (Batı Cephesi)

“Haberciyi getirdiler. Sözü şöyle idi: Yarış ovasında yüz bin asker toplandı dedi. Bu sözü işitince beğler, hep birlikte geri dönelim, zayıfın utancı daha iyidir dediler. Ben şöyle dedim; ben, Bilge Tonyukuk: Altun Ormanını aşarak geldik, İrtiş ırmağını geçerek geldik. Gelenler yiğit dediler duymadılar; Tanrı, Umay, mukaddes yer su üzerine çöküverdi. Niçin kaçıyoruz? Çok diye niçin korkuyoruz? Azız diye niçin kendimizi küçümsüyoruz? Hücum edelim dedim. Hücum ettik ve yağmaladık.

İkinci gün ateş gibi kızıp geldiler. Savaştık. Bizden iki ucu, yarısı fazla idi. Tanrı yarlığadığı için çok diye korkmadık ve savaştık. Tarduş şadına kadar kovalayıp dağıttık. Kağanını tuttuk; yabgusunu, şadını orada öldürdük. Elli kadar er yakaladık. Hem o gece halkına haber gönderdik. O haberi işitip On Ok beğleri, halkı hep geldi, baş eğdi. Halkın birazı kaçmıştı. Gelen beğleri ve halkı düzenleyip toplayarak, On Ok ordusunu yürüttüm. Biz de yürüdük. Anı’yı geçtik.inci ırmağını geçerek Tinsi oğlu denen ebedi Ek dağını aşırdım.

İkinci Taş (Güney Cephesi)

Demir Kapı’ya gittik. Oradan geri döndük. İni İl Kağan’a… Tacikler,Toharlar… ondan berideki Suk başlı Soğdak kavmi hep gelip baş eğdi.

Türk milletinin Demir Kapı’ya, Tinsi Oğlu denen dağa ulaştığı hiç vâki değildi. O yere, ben Bilge Tonyukuk ulaştırdığım için sarı altın, beyaz gümüş, kızıl yak öküzü, eğri deve, mal sıkıntısızca getirdik.

İlteriş kağan, bilgisinden dolayı, yiğitliğinden dolayı Çin ile on yedi defa savaştı. Kıtaylarla yedi defa savaştı.Oğuzlarla beş defa savaştı. Bu savaşlarda da danışmanı hep ben idim. Kumandanı da yine ben idim. İlteriş Kağan’a, Türk hakim kağanına,Türk’ün bilgili kağanına.”

İkinci Taş (Doğu Cephesi)

Kapgan Kağan… Gece uyumadı, gündüz oturmadı. Kızıl kanımı dökerek, kara terimi akıtarak işimi gücümü hep ona verdim. Öncüleri yine uzaklara gönderdim; hisarları, gözcüleri çoğalttım; basılan düşmanı getirdim; kağanım ile sefere çıktık. Tanrı korusun, bu Türk milletinin içinde silahlı düşman dolaştırmadım, damgalı at koşturtmadım. İlteriş Kağan kazanmasaydı, onun ardından ben kazanmasaydım il yine, millet yine yok olacaktı. O kazandığı için, ardından ben kazandığım için il yine il oldu, millet yine millet oldu.

Ben artık yaşlandım, kocadım. Herhangi bir yerdeki kağan sahibi bir millete benim gibisi olsa ne sıkıntıları olabilir.

Türk Bilge Kağan ilinde yazdırdım. Ben Bilge Tonyukuk.”

 

 

 

 

Yazar Hakkında

 

TONYUKUK YAZITI

TONYUKUK YAZITI

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:44 am

Categories: Kitap, Türk Dili   Tags: ,

KÖLTİGİN (KÜLTİGİN) YAZITI

MS. 732 yılında hazırlanmıştır. Anıtta, Bilge Kağan’ın ağzından birlik ve bütünlük mesajları verilmektedir.

KÖLTİGİN (KÜLTİGİN) YAZITI

Güney Yüzü

Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar……….. Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit adamakıllı dinle: Doğuda gün doğuşuna, güneyde gün ortasına,batıda gün batışına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batı’da İnci nehrini geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından daha iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa, kabilesi, milleti, akrabasına kadar barındırmazmış. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün : Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Töğültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına gidip, çok insan, öldün! O yere doğru gidersen, Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiçbir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için, beslemiş olan kağanın sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla her yere hep zayıflayarak, ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için, kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa, bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işi.tin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedi taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Ben ebedi taş yontturdum… Çin kağnından resimci getirdim, resimlettim. Benim sözümü kırmadı. Çin kağanının maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum … On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin. Ebedî taş yontturdum… İl ise, şöyle daha erişilir yerde ise, işte öyle erişilir yerde ebedî taş yontturdum, yazdırdım. Onu görüp öyle bilin. Şu taş …dım. Bu yazıyı yazan yeğeni Yollug Tigin.

Doğu Yüzü

Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkça, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapı’ya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilatsız Göktürk öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku yine bilgiliymiş tâbiî, cesur imiş tâbiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tâbiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefat etmiş. Yaşçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tâbiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, aldatıcı olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirdiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanı kaybedi vermiş. Çin milletine beylik erkek evladı kul oldu, hanımlık kız evladı cariye oldu. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutup, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya kadar ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden yine teslim olmuş. Bunca işi gücü verdiğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk Tanrısı, Türk mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağanı, annem İlbilge Hatunu göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış olacak. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş, toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya, batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca… Kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lütfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, düşmanı tâbi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz Kağanı balbal olarak dikmiş. O töre üzerine kağan oturdu. Amcam kağan oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim Tarduş milleti üzerine şad idim. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettik. Kögmeni aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekûn olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş Kağanı Türkümüz, milletimiz idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği için kağanı öldü. Buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü.Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz olmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip… Bars bey idi. Kağan adını burada biz verdik. Küçük kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi yanıldı, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmenin yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız kavmini düzene sokup geldik. Savaştık … ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarmana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk O zamanda kul kullu olmuştu. Cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstteki gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini töreni kim boza bilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan bilgili kağanınla, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hale soktun. Silahlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi. Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin. Doğuya giden, gittin. Batıya giden, gittin. Gittiğin yerde hayrın şu olmalı : Kanın su gibi koştu, kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdın kul oldu, hanımlık kız evlâdın cariye oldu. Bilmediğin için, kötülüğün yüzünden amcam, kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasını diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İşte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan milletin üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazandığı milletin adı sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumda, her yere gitmiş olan millet öle yite, yaya olarak çıplak olarak dönüp geldi. Milleti besleyeyim diye, kuzeyde Oğuz kavmine doğru, doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru, güneyde Çine doğru on iki defa büyük ordu sevk ettim, … savaştım. Ondan sonra, Tanrı bağışlasın, devletim var olduğu için, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbî kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. İşi gücü veriyor.Bunca töreyi kazanıp küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti. Babam kağan uçtuğunda küçük kardeşim Kül Tigin yedi yaşında kaldı … Umay gibi annem hatunun devletine küçük kardeşim Kül Tigin er adını aldı. On altı yaşında, amcam kağanın ilini, töresini şöyle kazandı: Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettik, bozduk. Çinli Ong vali, elli bin asker geldi, savaştık. Kül Tigin yaya olarak atılıp hücum etti. Ong valinin kayın biraderini, silahlı, elle tuttu, silahlı olarak kağana takdim etti. O orduyu orda yok ettik. Yirmi bir yaşında iken, Çaça generale karşı savaştık. En önce Tadıgın, Çorun boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. İkinci olarak İşbara Yamtar’ın boz atına binip hücum etti. O at orda öldü. Üçüncü olarak Yigen Silig beyin giyimli doru atına binip hücum etti. O at orda öldü. Zırhından kaftanından yüzlerce ok ile vurdular, yüzüne başına bir tane değdirmedi. …
Hücum ettiğini, Türk beyleri, hep bilirsiniz. O orduyu orda yok ettik. Ondan sonra Yir Bayirkunun Uluğ Irkini düşman oldu. Onu dağıtıp Türgi Yargun Gölünde bozduk. Uluğ Irkin azıcık erle kaçıp gitti.Kül Tigin yirmi altı yaşında iken Kırgız’a doğru ordu sevk ettik. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastık. Kağanı ile Songa ormanında savaştık. Kül Tigin, Bayırku’nun ak aygırına binip atılarak hücum etti. Bir eri ok ile vurdu, iki eri kovalayıp takip ederek mızrakladı. O hücum ettiğinde, Bayırku’nun ak aygırını, uyluğunu kırarak, vurdular. Kırgız kağanını öldürdük, ilini aldık. O yılda Türgiş’e doğru Altın ormanını aşarak, İrtiş nehrini geçerek yürüdük. Türgiş kavmini uykuda bastık. Türgiş kağanının ordusu Bolçu’da ateş gibi, fırtına gibi geldi. Savaştık. Kül Tigin alnı beyaz boz ata binip hücum etti. Alnı beyaz boz … tutturdu. İkisini kendisi yakalattı. Ondan sonra tekrar girip Türgiş kağanının buyruku Az valisini elle tuttu. Kağanını orda öldürdük, ilini aldık. Türgiş avam halkı hep tâbi oldu. O kavmi Tabarda kondurduk… Soğd milletini düzene sokayım diye İnci nehrini geçerek Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettik. Ondan sonra Türgiş avam halkı düşman olmuş. Kengeris’e doğru gitti. Bizim askerin atı zayıf, azığı yok idi. Kötü kimse er… kahraman er bize hücum etmişti. Öyle bir zamanda pişman olup Kül Tigini az erle eriştirip gönderdik. Büyük savaş savaşmış. Türgiş avam halkını orda öldürmüş, yenmiş. Tekrar yürüyüp…

Kuzey Yüzü

… ile, Koşu vali ile savaşmış. Askerini hep öldürmüş. Evini, malını eksiksiz hep getirdi. Kül Tigin yirmi yedi yaşına gelince Karluk kavmi hür ve müstakil iken düşman oldu. Tamag Iduk Başta savaştık. Kül Tigin o savaşta otuz yaşında idi. Alp Şalçı ata binip atılarak hücum etti. İki eri takip edip kovalayarak mızrakladı. Karluk’u öldürdük, yendik. Az milleti düşman oldu. Kara Göl’de savaştık. Kül Tigin otuz bir yaşında idi. Alp Şalçı akına binip atılarak hücum etti. Az ilteberini tuttu. Az milleti orda yok oldu. Amcam kağanın ili sarsdığında; millet, hükümdar ikiye ayrıldığında; İzgil milleti ile savaştık. Kül Tigin Alp Şalçı akına binip atılarak hücum etti. O at orda düştü. İzgil milleti öldü. Dokuz Oğuz milleti kendi milletim idi. Gök, yer bulandığı için düşman oldu. Bir yılda beş defa savaştık. En önce Togu Balıkta savaştık. Kül Tigin Azman akına binip atılarak hücum etti. Altı eri mızrakladı. Askerin hücumunda yedinci eri kılıçladı. İkinci olarak Kuşalgukta Ediz ile savaştık. Kül Tigin Az yağızına binip, atılarak hücum edip bir eri mızrakladı. Dokuz eri çevirerek vurdu. Ediz kavmi orda öldü. Üçüncü olarak Bolçuda Oğuz ile savaştık. Kül Tigin Azman akına binip hücum etti, mızrakladı. Askerini mızrakladık, ilini aldık. Dördüncü olarak Çuş başında savaştık. Türk milleti ayak titretti. Perişan olacaktı. İlerleyip gelmiş ordusunu Kül Tigin püskürtüp, Tongradan bir boyu, yiğit on eri Tonga Tigin mateminde çevirip öldürdük. Beşinci olarak Ezginti Kadız’da Oğuz ile savaştık. Kül Tigin Az yağızına binip hücum etti. İki eri mızrakladı, çamura soktu. O ordu orda öldü. Amga kalesinde kışlayıp ilk baharında Oğuza doğru ordu çıkardık. Kül Tigini evin başında bırakarak, müdafaa tedbiri aldık. Oğuz düşman, merkezi bastı. Kül Tigin öksüz akına binip dokuz eri mızrakladı, merkezi vermedi. Annem hatun ve analarım, ablalarım, gelinlerim, prenseslerim, bunca yaşayanlar cariye olacaktı, ölenler yurtta yolda yatıp kalacaktınız. Kül Tigin olmasa hep ölecektiniz. Küçük kardeşim Kül Tigin vefat etti. Kendim düşünceye daldım. Görür gözüm görmez gibi, bilir aklım bilmez gibi oldu. Kendim düşünceye daldım. Zamanı Tanrı yaşar. İnsan oğlu hep ölmek için türemiş. Öyle düşünceye daldım. Gözden yaş gelse mani olarak, gönülden ağlamak gelse geri çevirerek düşünceye daldım. Müthiş düşünceye daldım. İki şadın ve küçük kardeş yeğenimin, oğlumun, beylerimin, milletimin gözü kaşı kötü olacak diyip düşünceye daldım. Yasçı, ağlayıcı olarak Kıtay, Tatabı milletinden başta Udar general geldi. Çin kağanından İsiyi Likeng geldi. On binlik hazine, altın, gümüş fazla fazla getirdi. Tibet kağanından vezir geldi. Batıda gün batısındaki Soğd, İranlı, Buhara ülkesi halkından Enik general, Oğul Tarkan geldi. On Ok oğlum Türgiş kağanından Makaraç mühürdar, Oğuz Bilge mühürdar geldi. Kırgız kağanından Tarduş İnançu Çor geldi. Türbe yapıcı, resim yapan, kitâbe taşı yapıcısı olarak Çin kağanının yeğeni Çang general geldi.

Kuzeydoğu Yüzü

Kül Tigin koyun yılında on yedinci günde uçtu. Dokuzuncu ay, yirmi yedinci günde yas töreni tertip ettik. Türbesini, resimini, kitâbe taşını maymun yılında yedinci ay, yirmi yedinci günde hep bitirdik. Kül Tigin kendisi kırk yedi yaşında bulut çöktürdü… Bunca resimciyi Tuygut vali getirdi.

Güneydoğu Yüzü

Bunca yazıyı yazan Kül Tiginin yeğeni Yollug Tigin, yazdım. Yirmi gün oturup bu taşa, bu duvara hep Yollug Tigin, yazdım. Değerli oğlunuzdan, evlâdınızdan çok daha iyi beslerdiniz. Uçup gittiniz. Gökte hayattaki gibi…

Güneybatı Yüzü

Kül Tiginin altınını, gümüşünü, hazinesini, servetini, dört binlik at sürüsünü idare eden Tuygut bu… Beyim prens yukarı gök… taş yazdım. Yollug Tigin.

Batı Yüzü

Batıdan Soğd baş kaldırdı. Küçük kardeşim Kül Tigin… için, öle yite işi gücü verdiği için, Türk Bilge Kağanı, nezaret etmek üzere, küçük kardeşim Kül Tigini gözeterek oturdum. İnançu Apa Yargan Tarkan adını verdim. Onu övdürdüm.

 

 

 

 

Yazar Hakkında

 

KÖLTİGİN (KÜLTİGİN) YAZITI

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:43 am

Categories: Kitap, Türk Dili   Tags: ,

BİLGE KAĞAN YAZITI

Bilge Kağan adına, oğlu Tenri Kağan tarafından 735 yılında yaptırılmıştır. Bilge Kağan’ın ağzından, devletin nasıl büyüdüğü ve Kültigin’in ölümünden sonraki olaylar anlatılmaktadır.

BİLGE KAĞAN YAZITI

Doğu Yüzü

Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağanı … Sir, Dokuz Oğuz, İki Ediz çadırlı beyleri, milleti … Türk tanrısı … üzerinde kagan oturdum. Oturduğumda ölecek gibi düşünen Türk beyleri, milleti memnun olup sevinip, yere dikilmiş gözü yukarı baktı. Bu zamanda kendim oturup bunca ağır töreyi dört taraftaki … dim. Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutu vermiş, düzene soku vermiş. Dört taraf hep düşman imiş. Ordu sevk ederek dört taraftaki milleti hep almış, hep tâbi kılmış. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye dik çöktürmüş. Doğuda Kadırkan ormanına kadar, batıda Demir Kapıya kadar kondurmuş. İkisi arasında pek teşkilâtsız Gök Türk’ü düzene sokarak öylece oturuyormuş. Bilgili kağan imiş, cesur kağan imiş. Buyruku bilgili imiş tabiî, Cesur imiş tabiî. Beyleri de milleti de doğru imiş. Onun için ili öylece tutmuş tabiî. İli tutup töreyi düzenlemiş. Kendisi öylece vefât etmiş. Yasçı, ağlayıcı, doğuda gün doğusundan Bökli Çöllü halk, Çin, Tibet, Avar, Bizans, Kırgız, Üç Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı, bunca millet gelip ağlamış, yas tutmuş. Öyle ünlü kağan imiş. Ondan sonra küçük kardeşi kağan olmuş tabiî, oğulları kağan olmuş tabiî. Ondan sonra küçük kardeşi büyük kardeşi gibi kılınmamış olacak, oğlu babası gibi kılınmamış olacak. Bilgisiz kağan oturmuştur, kötü kağan oturmuştur. Buyruku da bilgisizmiş tabiî, kötü imiş tabiî. Beyleri, milleti ahenksiz olduğu için, aldatıcı olduğu için, Çin milleti hilekâr ve sahtekâr olduğu için, küçük kardeş ve büyük kardeşi birbirine düşürdüğü için, bey ve milleti karşılıklı çekiştirttiği için, Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin milletine beylik erkek evlâdını kul kıldı, hanımlık kız evlâdını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücü vermiş. Doğuda gün doğusunda Bökli kağana kadar ordu sevk edi vermiş. Batıda Demir Kapıya ordu sevk edi vermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: İlli millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş. Kağanlı millet idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle diyip Çin kağanına düşman olmuş. Düşman olup, kendisini tanzim ve tertip edemediğinden, yine tâbi olmuş. Bunca işi, gücü vermediğini düşünmeden, Türk milletini öldüreyim, kökünü kurutayım der imiş. Yok olmaya gidiyormuş. Yukarıda Türk Tanrısı, mukaddes yeri, suyu öyle tanzim etmiştir. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye, babam İltiriş kağanı, annem İlbilge Hatun’u göğün tepesinden tutup yukarı kaldırmıştır. Babam kağan on yedi erle dışarı çıkmış. Dışarı yürüyor diye ses işitip şehirdeki dağa çıkmış, dağdaki inmiş. Toplanıp yetmiş er olmuş. Tanrı kuvvet verdiği için, babam kağanın askeri kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş. Doğuya batıya asker sevk edip toplamış, yığmış. Hepsi yedi yüz er olmuş. Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş. Tölis, Tarduş milletini orda tanzim etmiş. Yabguyu, şadı orda vermiş. Güneyde Çin milleti düşman imiş. Kuzeyde Baz Kağan, Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş. Kırgız, Kurıkan, Otuz Tatar, Kıtay, Tatabı hep düşman imiş. Babam kağan bunca …. kırk yedi defa ordu sevk etmiş, yirmi savaş yapmış. Tanrı lûtfettiği için illiyi ilsizletmiş, kağanlıyı kağansızlatmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş. Babam kağan için ilkin Baz kağanı balbal olarak dikmiş. Babam kağan uçtuğunda kendim sekiz yaşında kaldım. O töre üzerine amcam kağan oturdu. Oturarak Türk milletini tekrar tanzim etti, tekrar besledi. Fakiri zengin kıldı, azı çok kıldı. Amcam kağan oturduğunda kendim prens … Tanrı buyurduğu için ondört yaşımda Tarduş milleti üzerine şad oturdum. Amcam kağan ile doğuda Yeşil Nehir’e, Şantung ovasına kadar ordu sevk ettik. Batıda Demir Kapı’ya kadar ordu sevk ettik. Kögmen’i aşarak Kırgız ülkesine kadar ordu sevk ettik. Yekun olarak yirmi beş defa ordu sevk ettik, on üç defa savaştık. İlliyi ilsizleştirdik, kağanlıyı kağansızlaştırdık. Dizliye diz çöktürdük, başlıya baş eğdirdik. Türgiş kağanı Türk’üm, milletim idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği, ihanet ettiği için kağanı öldü, buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. Ecdadımızın tutmuş olduğu yer, su sahipsiz kalmasın diye Az milletini tanzim ve tertip edip … Bars bey idi. Kağan adını burda biz verdik. Kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi ihanet etti, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kögmen’in yeri, suyu sahipsiz kalmasın diye Az, Kırgız milletini tanzim ve tertip edip geldik. Savaştık … ilini geri verdik. Doğuda Kadırkan ormanını aşarak milleti öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. Batıda Kengü Tarbana kadar Türk milletini öyle kondurduk, öyle düzene soktuk. O zamanda kul kullu, cariye cariyeli olmuştu. Küçük kardeş büyük kardeşini bilmezdi, oğlu babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, öyle düzene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı. Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol! Disiplinsizliğinden dolayı, beslemiş olan kağanına, hür ve müstakil iyi iline karşı kendin hata ettin, kötü hâle soktun. Silâhlı nereden gelip dağıtarak gönderdi? Mızraklı nereden gelerek sürüp gönderdi? Mukaddes Ötüken ormanının milleti, gittin! Doğuya giden, gittin! Batıya giden, gittin! Gittiğin yerde hayrın şu olmalı: Kanın nehir gibi koştu. Kemiğin dağ gibi yattı. Beylik erkek evlâdını kul kıldın. Hanımlık kız evlâdını cariye kıldın. O bilmemenden dolayı, kötülüğün yüzünden amcam kağan uçup gitti. Önce Kırgız kağanını balbal olarak diktim. Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, babam kağanı, annem hatunu yükselten Tanrı, il veren Tanrı, Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, kendimi o Tanrı kağan oturttu tabiî. Varlıklı, zengin millet üzerine oturmadım. İçte aşsız, dışta elbisesiz; düşkün, perişan millet üzerine oturdum. Küçük kardeşim Kül Tigin, iki şad, küçük kardeşim Kül Tigin ile konuştuk. Babamızın, amcamızın kazanmış olduğu milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyuyamadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile, iki şad ile öle yite kazandım. Öyle kazanıp bütün milleti ateş, su kılmadım. Ben kendim kağan oturduğumdan her yere gitmiş olan millet yaya olarak, çıplak olarak, öle yite geri geldi. Milleti besleyeyim diye kuzeyde Oğuz kavmine doğru; doğuda Kıtay, Tatabı kavmine doğru; güneyde Çine doğru on iki defa ordu sevk ettim … savaştım. Ondan sonra Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tâbi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti. Onyedi yaşımda Tanguta doğru ordu sevk ettim. Tangut milletini bozdum. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini orda aldım. Onsekiz yaşımda Altı Çub Soğdaka doğru ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. Çinli Ong vali, elli bin as
ker geldi. Iduk Başta savaştım. O orduyu orda yok ettim. Yirmi yaşımda, Basmıl Iduk Kut soyumdan olan kavim idi, kervan göndermiyor diye ordu sevk ettim. K … m tâbi kıldım, malını çevirip getirdim. Yirmi iki yaşımda Çin’e doğru ordu sevk ettim. Çaça general, seksen bin asker ile savaştım. Askerini orda öldürdüm. Yirmi altı yaşımda Çik kavmi Kırgız ile beraber düşman oldu. Kemi geçerek Çike doğru ordu sevk ettim. Örpende savaştım. Askerini mızrakladım. Az milletini aldım … tâbi kıldım. Yirmi yedi yaşımda Kırgız’a doğru ordu sevk ettim. Mızrak batımı karı söküp, Kögmen ormanını aşarak yürüyüp Kırgız kavmini uykuda bastım. Kağanı ile Songa ormanında savaştım. Kağanını öldürdüm, ilini orda aldım. O yılda Türgiş’e doğru Altın ormanını aşarak İrtiş nehrini geçip yürüdüm. Türgiş kavmini uykuda bastım. Türgiş kağanının ordusu ateş gibi, fırtına gibi geldi. Bolçu’da savaştık. Kağanını, yabgusunu, şadını orda öldürdüm. İlini orda aldım. Otuz yaşımda Beş Balıka doğru ordu sevk ettim. Altı defa savaştım … askerini hep öldürdüm. Onun içindeki ne kadar insan … yok olacaktı … çağırmak için geldi. Beş Balık onun için kurtuldu. Otuzbir yaşımda Karluk milleti sıkıntısız, hür ve serbest iken, düşman oldu. Tamag Iduk Başta savaştım. Karluk milletini öldürdüm, orda aldım … Basmıl kara … Karluk milleti toplanıp geldi … m, öldürdüm. Dokuz Oğuz benim milletim idi. Gök, yer bulandığı için, ödüne kıskançlık değdiği için düşman oldu. Bir yılda dört defa savaştım: En önce Togu Balık!ta savaştım. Togla nehrini yüzdürerek geçip ordusu … İkinci olarak Andırgu’da savaştım. Askerini mızrakladım … Üçüncü olarak Çuş başında savaştım. Türk milleti ayak titretti, perişan olacaktı. İlerleyip yayarak gelen ordusunu püskürttüm. Çok ölecek orda dirildi. Orda Tongra yiğiti bir boyu Tonga Tigin mateminde çevirip vurdum. Dördüncü olarak Ezginti Kadız’da savaştım. Askerini orda mızrakladım, yıprattım …yıprat … Otuziki yaşımda Amgı kalesinde kışladıkta kıtlık oldu. İlk baharında Oğuz’a doğru ordu sevk ettim. İlk ordu dışarı çıkmıştı, ikinci ordu merkezde idi. Üç Oğuz ordusu basıp geldi. Yaya, kötü oldu diyip yenmek için geldi. Bir kısım ordusu evi barkı yağma etmek için gitti, bir kısım ordusu savaşmak için geldi. Biz az idik, kötü durumda idik. Oğuz … düşman … Tanrı kuvvet verdiği için orda mızrakladım, dağıttım. Tanrı bahşettiği için, ben kazandığım için Türk milleti kazanmıştır. Ben küçük kardeşimle beraber böyle başa geçip kazanmasam Türk milleti ölecekti, yok olacaktı. Türk beyleri, milleti, böyle düşünün, böyle bilin! Oğuz kavmi … göndermeden, diye ordu sevk ettim. Evini barkını bozdum. Oğuz kavmi Dokuz Tatar ile toplanıp geldi. Aguda iki büyük savaş yaptım. Ordusunu bozdum. İlini orda aldım. Öyle kazanıp … Tanrı buyurduğu için otuzüç yaşımda … idi. Seçkin, muhterem, güç beslemiş olan, kahraman kağanına ihanet etti. Üstte Tanrı, mukaddes yer, su, amcam kağanın devleti kabul etmedi olacak. Dokuz Oğuz kavmi yerini, suyunu terk edip Çin’e doğru gitti. Çin … bu yere geldi. Besleyeyim diye düşünüp … millet …. suçla … güneyde Çin’de adı sanı yok oldu. Bu yerde bana kul oldu. Ben kendim kağan oturduğum için Türk milletini … kılmadım. İli, töreyi çok iyi kazandım … toplanıp … orda savaştım. Askerini mızrakladım. Teslim olan teslim oldu, millet oldu; Ölen öldü. Selengadan aşağıya yürüyerek Kargan vâdisinde evini, barkını orda bozdum … ormana çıktı. Uygur valisi yüz kadar askerle doğuya kaçıp gitti …… Türk milleti aç idi. O at sürüsünü alıp besledim. Otuz dört yaşımda Oğuz kaçıp Çin’e girdi. Eseflenip ordu sevk ettim. Hiddetle .., oğlunu, karısını orda aldım. İki valili millet ….. Tatabı milleti Çin kağanına itaat etti. Elçisi, iyi sözü, niyazı gelmiyor diye yazın ordu sevk ettim. Milleti orda bozdum. At sürüsünü … askeri toplanıp geldi. Kadırkan ormanına kon … yerine doğru, suyuna doşru kondu. Güneyde Karluk milletine doşru ordu sevk et diyip Tudun Yamtarı gönderdim, gitti … Karluk valisi yok olmuş, küçük kardeşi bir kaleye … kervanı koşmadı. Onu korkutayım diyip ordu sevk ettim. Koruyucu iki üç kişi ile beraber kaçıp gitti. Halk kütlesi kağanım geldi diyip övdü … ad verdim. Küçük adlı …

Güneydoğu Yüzü

…. Gök Öngü çiğneyerek ordu yürüyüp, gece ve gündüz yedi zamanda susuzu geçtim. Çorağa ulaşıp yağmacı askeri … Keçine kadar …

Güney Yüzü

… Çin süvarisini, on yedi bin askeri ilk gün öldürdüm. Piyadesini ikinci gün hep öldürdüm. Bi … aşıp vard … defa ordu sevk ettim. Otuzsekiz yaşımda kışın Kıtay’a doğru ordu sevk ettim … Otuz dokuz yaşımda ilk baharda Tatabı’ya doğru ordu sevk ettim…. ben … öldürdüm. Oğlunu, karısını, at sürüsünü, servetini … millet… karısını yok kıldım……. savaştım. … verdim. Kahraman erini öldürüp balbal kılı verdim. Elli yaşımda Tatabı milleti Kıtaydan ayrıldı. … lker dağına … Ku general kumandasında kırk bin asker geldi. Töngkes dağında hücum edip vurdum. Otuz bin askeri öldürdüm. On bin … ise … öktüm. Tatabı …. öldürdü. Büyük oğlum hastalanıp yok olunca Ku’yu, generali balbal olarak diki verdim. Ben on dokuz yıl şad olarak oturdum, on dokuz yıl kağan olarak oturdum, il tuttum. Otuz bir … Türk’üm için, milletim için iyisini öylece kazanı verdim. Bu kadar kazanıp babam kağan köpek yılı, onuncu ay, yirmi altıda uçup gitti. Domuz yılı, beşinci ay, yirmi yedide yas töreni yaptırdım. Bukağ vali … babası Lisün Tay generalin başkanlığında beş yüz yiğit geldi. Kokuluk …. altın, gümüş fazla fazla getirdi. Yas töreni kokusunu getirip diki verdi. Sandal ağacı getirip öz … Bunca millet saçını, kulağını … kesti. İyi binek atını, kara samurunu, mavi sincabını sayısız getirip hep bıraktı. Tanrı gibi Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağanı, sözüm: Babam Türk Bilge Kağan’ı oturduğunda şimdiki Türk beyleri, sonra Tarduş beyleri; Kül Çor başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; önde Tölis beyleri; Apa Tarkan başta olarak, arkasından şadpıt beyleri; bu … Taman Tarkan, Tonyukuk Boyla Baga Tarkan ve buyruk … iç buyruk; Sebig Kül İrkin başta olarak, arkasından buyruk; bunca şimdiki beyler, babam kağana fevkalâde fevkalâde çok iltica etti … Türk beylerini, milletini fevkalâde çok yüceltti, övdü … babam kağan … ağır taşı, kalın ağacı Türk beyleri, milleti … Kendime bunca …

Kuzey Yüzü

Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı, bu zamanda oturdum. Sözümü tamamiyle işit. Bilhassa küçük kardeş yeğenim, oğlum, bütün soyum, milletim, güneydeki Şadpıt beyleri, kuzeydeki Tarkat, Buyruk beyleri, Otuz Tatar, … Dokuz Oğuz beyleri, milleti! Bu sözümü iyice işit, adamakıllı dinle: Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar, onun içindeki millet hep bana tâbidir. Bunca milleti hep düzene soktum. O şimdi kötü değildir. Türk kağanı Ötüken ormanında otursa ilde sıkıntı yoktur. Doğuda Şantung ovasına kadar ordu sevk ettim, denize ulaşmama az kaldı. Güneyde Dokuz Ersin’e kadar ordu sevk ettim, Tibet’e ulaşmama az kaldı. Batıda İnci nehrini geçerek Demir Kapıya kadar ordu sevk ettim. Kuzeyde Yir Bayırku yerine kadar ordu sevk ettim. Bunca yere kadar yürüttüm. Ötüken ormanından iyisi hiç yokmuş. İl tutacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin milleti ile anlaştım. Altını, gümüşü, ipeği, ipekliyi sıkıntısız öylece veriyor. Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin! Güneyde Çogay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk milleti, öleceksin! Orda kötü kişi şöyle öğretiyormuş: Uzak ise kötü mal verir, yakın ise iyi mal verir diyip öyle öğretiyormuş. Bilgi bilmez kişi o sözü alıp, yakına varıp, çok insan öldün! O yere doğru gidersen Türk milleti, öleceksin! Ötüken yerinde oturup kervan, kafile gönderirsen hiç bir sıkıntın yoktur. Ötüken ormanında oturursan ebediyen il tutarak oturacaksın. Türk milleti, tokluğun kıymetini bilmezsin. Acıksan tokluk düşünmezsin. Bir doysan açlığı düşünmezsin. Öyle olduğun için beslemiş olan kağanının sözünü almadan her yere gittin. Hep orda mahvoldun, yok edildin. Orda, geri kalanınla, her yere zayıflayarak ölerek yürüyordun. Tanrı buyurduğu için, kendim devletli olduğum için kağan oturdum. Kağan oturup aç, fakir milleti hep toplattım. Fakir milleti zengin kıldım. Az milleti çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı? Türk beyleri, milleti, bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum. Yanılıp öleceğini yine burda vurdum. Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum. Ona bakarak bilin. Şimdiki Türk milleti, beyleri, bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Babam kağan, amcam kağan oturduğunda dört taraftaki milleti nasıl düzene sokmuş … Tanrı buyurduğu için kendim oturduğumda dört taraftaki milleti düzene soktum ve tertipledim … kıldım. … Türgiş kağanına kızımı … fevkalâde büyük törenle alı verdim. Türgiş kağanının kızını fevkalâde büyük törenle oğluma alıverdim … fevkalâde büyük törenle alı verdim … yaptırdım … başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm. Üstte Tanrı, altta yer bahşettiği için gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen milletimi doğuda gün doğusuna, güneyde … batıda … Sarı altınını, beyaz gümüşünü, kenarlı ipeğini, ipekli kumaşını, binek atını, aygırını, kara samurunu, mavi sincabını Türk’üme, milletime kazanı verdim, tanzim edi verdim … kedersiz kıldım. Üstte Tanrı kudretli … Türk beylerini, milletini … besleyin, zahmet çektirmeyin, incitmeyin! … benim Türk beylerim, Türk milletim,… kazanıp … bu … bu kağanından, bu beylerinden … suyundan ayrılmazsan, Türk milleti, kendin iyilik göreceksin, evine gireceksin, dertsiz olacaksın. … Ondan sonra Çin kağanından resimciyi hep getirttim. Benim sözümü kırmadı, maiyetindeki resimciyi gönderdi. Ona bambaşka türbe yaptırdım. İçine dışına bambaşka resim vurdurdum. Taş yontturdum. Gönüldeki sözümü vurdurdum … On Ok oğluna, yabancına kadar bunu görüp bilin! Ebedî taş yontturdum … yontturdum, yazdırdım. … O taş türbesini …

Batı Yüzü

… üstte … Bilge Kağan uçtu. Yaz olsa, üstte gök davulu gürler gibi, öylece ve dağda yabani geyik gürlese, öylece mateme gark oluyorum. Babam kağanın taşını kendim kağan ……

Güneybatı Yüzü

Bilge Kağan kitâbesini Yollug Tigin, yazdım. Bunca türbeyi, resimi, sanatı … kağanın yeğeni Yollug Tigin ben bir ay dört gün oturup yazdım, resimledim.

 

 

 

 

Yazar Hakkında

 

BİLGE KAĞAN YAZITI

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:42 am

Categories: Kitap, Türk Dili   Tags: ,