Eğlence

Bir Webmaster'in İstanbul Şiiri…

FATİH’TEN BİZE ARMAĞAN

En İyi Duygular Toplanmış Bu Dört Bucak Yeditepede…
Her Bir Tepede Ayrı Bir hüzün , Dert , Neşe , Keder…
Dünyada Birçok Boğaz Var Her Biri Ayrı Güzelliklerde…
Ama Ama Tek Bir Boğaz Var ki Fatih’in Emrinde…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Eyy Tanrım Bu Güzellik Başka Nerede Var ki…
İki Çıta üzerine Dünya Köprüsü Kurmuşlar…
Burada 1 Gün Geç Yaşamanın Acısı Vuruyor Kalbime…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Denizin Ortasına Uzanmış Bir Tarih Görünüyor Ufukta…
Aynı Anda Hem Vapur Hem de Tren Sesleri…
Efsane Yaşıyor Diyor Kalbim İşte Orada Şanlı Haydarpaşa da…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Pencereleri Milyarlara Layık Bir Saray…
Ama Tarihimize Sahip Çıkmıyoruzki Biz…
Türklerin Çırağan’ı Almanların Elinde…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Şehrin Ortasına Çakılmış Tarihi Bir Çivi…
Yeditepeyi Aynı Anda Görüyorum Sanki…
Gökdelenlerden Kıymetli Galatadan…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Sanki Tarihi Yarımadayı Ayırıyor Birbirinden…
Yedikule’den Haliç Sırtlarına Doğru Bir Bizans Savunucusu…
Fatih’ten Başka Kim Geçebilir ki Bu Savunmadan…

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Sanki Duyuyorum O Kutsal Sözcükleri Büyük Fısıltı Gibi…
‘Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır!
Onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!’

Birgün Başka Bir Tepeden Gözetliyorum Etrafı…
Hissediyorum İçimdeki O Büyük Tarih Sevgisini…
Duyuyorum İçimdeki O Hicran Kokusunu…
Ahh İstanbul Ahh İstanbul Ahh İstanbul….

Yazar Hakkında

Mistanbul.Tr.GG içim Yıklayın…

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - Nisan 1, 2010 at 11:58 am

Categories: Eğlence, Şiir   Tags: ,

GünLüğümün kaLßi

KALBİM

KaLßının ıCındekini Sn ßıLe ßiLemezSin
ßu Gercekten DoGru ßiyanda düŞünCeLer ßi yanda kaLp
Hangisi yaLan SöyLüyor ki Sanırım ßen Doğruyu SöyLeyeni ßiLiyorum
KALP doGruyu SöyLer Ama ßunu inSanLar inkar ederLer DüşünCeLerının
peŞinden GiderLer BirGün ßeLki de piŞman oLurLar Hiç ßir zmn düşüncelerının
peŞinden Gitme O an eLini kaLßine koy ve o senı Nereye Götürürse Oraya GİT
ona Güven O senın için iyiyi ßiLir Sna zarar vermez Yeterki Sen eLini kaLbine Koy Dogruyu SEC ve GİT
Ha eLimi kalbime koydum o ßeni yanLıs yere Götürdü Diyorsan ki Onun ßir Sucu Yok O senın kaLbinin
iyiLiğindendir ßunu ihmaL edenLer düŞünsünLer ßenım yapamadıĞım Şeyi Yap Ona Ondan ßahSet ßeLki seni
SeveCektir Ona deGer verdiĞini hiSSettir Eger o sana karSıLıq vereCekSe ne MutLu Ona sımsıkı sarıl
DoĞru kişiyi ßuLdum DiyorSan Gercekten dOgruyu ßuLduySan ve Sen Onu ßırakSan ßıLe O senı Unutmaz
Son nefeSınde ßıLe Senı SayıkLar Eger onun son nefesınde yanında oLmazsan ki Çok ßüyük yanLış yaparsın
Sana deGer verene Sen de deGer ver EgER ki kaLßin onu sevmedıyse ceker gidersin Eger ki kaLßin
onu SvdıySe Sen de orada Son nefeSini VerirSin iStersin ki nefesLerimi Ona VerebiLseydm O yaŞasaydı
MutLu oLsaydı Hayat yaŞamak iÇin Çok kısa Heran Senin ya da sevdiĞinin öLeßiLeCegini Düşün Her an
onun yanında oL Hayatta hiç bir zaman gec alma ona
”seni çok seviOrum” de
Artık Çare Yok O bu Dünyadan Gitti Ona aSlA kızma seni ßıraktıGını Düşünme Eminim ki o Sana Cok deGer verdi
ßiLiorum hep Onu düşüneCekSin Hep Onu hatırLayaCakSIn Onu aSLa unutma Ona SayGısızLık yapmış oLuRsN ßelKi o HAlA
Seni DüŞünüyodur eGerki ßirgün Onu Çok ÖzLedm Onu Görmek iStiorum dersen ki ßu acıLarı Cekmekten dha ßaSit aL eLine
SiLahı daya Kafana Ona SöyLemen Gereken Son Şeyi SöyLe
”Seni çok Sevdim” de

ßiLmiorum ama ßeLki de duyGuLarımı anLataßiLmİŞİmdir ßu yazı GünLüğümün enGüzeL yerınde yazıO hayatta hıc bır
sey ıcın gec kalmayın hep sevdıklerınızle beraber mutlu olun ıCımden GeLdı

Yazar Hakkında

ßenim

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:57 am

Categories: Eğlence, Şiir   Tags: ,

AZRAİL YARİM AZRAİL

Önce bir isim şiir yollayayım
TUGÇE
T.. Tutki fırtınalar kopuyor yüreğimde seni unutamıyorum
U..Unutmak istediğim her an karşıma hayalin çıkıyor
G..Gök yüzü sanki senin hayalin heryerde sen varsın sanki
Ç..Çisil çisil yaşlar akıyor gözlerimden ama sen yoksun yanımda
E..Elbet biter diyorsun bu acılar yüreğin unutur diyorsun
Unutmak kolay olsa sevmezdim

şimdide begenilen bir şiirim

HaYaL Mi GeRÇeK Mi

Bir Hayale mi inandım yoksa gözlerine mi
Sözlerin mi tatlı geldi yoksa hayaller mi
Bir tek bildigim sey var oda hayalde olsa
Rüyada olsa yalanda olsa gerçekte seni sevdigim

Hayalsen gözlerimin önünde bitsin istiyorum
Gerçeksen eger sözlerin gibi seni istiyorum
Rüyadaysam uyandırmanı istiyorum Ne olur
Yasıyormuyum ölümüyüm bilmek istiyorum

Hayalinle yasamak istedim kör oldum
Duvarlara çarptım tasa takıldım düser oldum
Rüyadan uyanmak istemedim amma ölür oldum
Kokunu sarılmanı hissedemez oldum

Bir hayali gerçek sandıysam eger ben
Bilki hayal olmusum bilmeden seni görmeden
Bir rüyan için seni görmek için uyuyorsam bilmeden
Ya kalbim yorulmustur sevginin pesinden gitmeden

Zamanı gelmis demektir Azrail gelmeden
Çok uzaklara gitmeylen ölümle dans etmeylen
Hayattan kopup segiden uzak durup hasret çekmeylen
Bir sana bir yasama birde hayatıma özlem çekmeylen
Geçer bir gün belki dogrular söylemeylen

Kalkar gözümden yüregimden hasretinden
Çektigim acılar tükenirken bedenimden
Anlarım o zaman sevmeyle bitmeyen
Acılarla çekilen hayatların son buldugu
Bu ihanet dolu dünyanın derdini

www.tutkudiyari.tr.gg / www.imkansizsevgili.tr.gg
www.chatyeri.org

Yazar Hakkında

Hakkımda ne yazsam acaba :) bana ulaşın :) www.tutkudiyari.tr.gg / www.imkansizsevgili.tr.gg www.chatyeri.org beklerim tanışmak isteyenleri BLaCKSToRM_01@windowslive.com

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:57 am

Categories: Eğlence, Şiir   Tags: ,

kendime ait şiirlerim var

Ben yalnızdım sadece hasretin vardı,
Bana tek arkadaş umutlarım.
Senle başalayıp yine senle bitiyor,
Sana dair yarınlarım.
Bir sessiz çığlık vardı içimde,
Yürekte bir yanık sevdan.
Ağladım sensizliğime dün yine,
Bir göz yaşım vardı beni avutan,
Birde umutlarım arta kalan..denizzg

Yazar Hakkında

32 yaşındayım halen ögretmen olarak görev yapmaktayım ve zaman zaman şiirler yazıyorm

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:56 am

Categories: Eğlence, Şiir   Tags:

Sinema Tarihinin Kısa Özeti

SİNEMA TARİHİNİN KISA ÖZETİ

Bugün bir sinema filminin 110 dakika olduğunu kabul edelim. 110 dakikada bir roman okuyamaz, bir biyografi inceleyemeyiz. Yine aynı sürede tarihi belgelerle dolu bir arşive girip bir savaş, bir anlaşma, bir doğal felaket hakkında araştırma yapamaz, yeryüzünün bilmediğimiz bir köşesine ait doğal platformları, bir şehir ya da bir siyasal sistemi tanıma olanağı bulamayız. İşte insanoğlunun Sinema’ya karşı evrensel teveccühünün kökeninde, Sinema’nın kısacık bir sürede ona bildiği veya bilmediği unsurların niteliklerine dair yepyeni bir dünya hediye edebilme imkânı vardır. Bu dünya, edebi metinlerdeki gibi tamamen sözsel ve kurgusal, resimdeki gibi sadece renksel, müzikteki gibi yalnızca armonik, sessel öğeleri taşımaz. Onu büyülü kılan büyük özelliklerinden biri de kendi içsel evriminde insanın evrensel birikimini oluşturan bütün sanat türlerini ortak bir bünyede kullanabilme yeteneği olmuştur. Bu yetenek zamanla insanın gerek kişisel, gerekse toplumsal düşünce standardının kalitesini var olan halinden birkaç kat daha artırmıştır.

19. yüzyılda bilimin ve sanatların popülaritesini artırmasıyla zirveye ulaşan bilinç evrimi sanatlarda yeni akımlar, bilimsel disiplinlerde yeni yaklaşım teknikleri oluştururken, Sinema bu süreçte bizzat başlı başına bir “sanat türü” olarak kendisini var etti. Bu doğuşun alt yapısında, insanoğlunun edebiyatı görsellikle somutlaştırma tutkusunu besleyen felsefi bir “aşırı gerçekçilik” vardı.
Doğum sürecinde (1832’de phenakistoscope’un kullanılmasından 1895’de Paris’te Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin sinematografi adlı aygıtla ilk gösterimlerini yapmaları) fotoğraf tabanlı görüntü serileme çabaları bilimsel-teknolojik altyapıdan da beslenen bir merakın sürükleyiciliğinde çok kısa sürede teknik ve kurgusal bazda büyük atılımlar yaptı ve ilk örnekler “sessiz sinema” dediğimiz süreci başlattı. Sessiz sinema sürecinde çekilen filmler gerek filmin imalatçıları ve gerekse filmlerin türleri açısından büyük bir çeşitlilik sergilemekteydi. Filmin konusu kimi zaman sirk ve vodvil görüntüleriyken, kimi zamanda dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmiş kameramanların saptadıkları haber ve belgeseller oluyordu. İdeolojik olarak herhangi bir tutumun belirmemesinin sebebi devrimler çağı olan 1900’lere yeni girilmiş ve tarihin en sarsıcı olaylarıyla karşılaşılmamış olmasıydı. Aynı zamanda sinemanın ilk mucitleri sayabileceğimiz önderler ellerindeki yeni sanatsal olanağa bir çocuğun uzun zamandır sahip olmak istediği bir oyuncağı sahiplenişinin heyecanıyla yaklaşıyorlardı. Yani kurguları belirleyecek konuları tasnif edebilecek sosyal bilim tabanlı kaygılar henüz üretme heyecanının altında kalmaktaydı. Bu ideolojik dinginlik sinemayı politik etkilerden uzak tutuyor sadece kitlelerin sinematik ürün açlığını yatıştırıyordu.

Devrimler çağının ilk büyük felaketi olan Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, savaşın yıktığı Almanya’da Sinema adına büyük atılımlar yapıldı. Filmlerin geneli tarihi temalar üzerine, kostümlü ve gösterişli siyasal-ideolojik öğeler yerleştirilmesiyle oluştu. Filmleri kostüm ve tarihi argümanlarla besleme eyleminin ardında yeniden dinamize olmaya çalışan Alman ulusçuluğunun, savaşın sonundaki yenilgi bunalımıyla yeni ve eskisine oranla daha katı bir milliyetçilik modeline yönelmiş olmasıydı. Bu dönemde yapımcılar arasında görülen ekonomik kıtlıklar -ki Almanya o dönemde Birinci Dünya Savaşının yaralarını sararken tarihinin en büyük ekonomik krizine de girmişti- birçok Alman sinemacının birçok Amerikan yapımcıyla yeni anlaşmalar yaparak Amerika yolunu tutmasına sebep oldu.Bu sinemacılar zamanla Hollywood’da Amerikan sinemasının estetik temellerini atan adamlar olacaklardı. Belki böyle olmasaydı bu beyin göçünden kısa süre sonra iktidara gelecek Hitler, propaganda için kendine Sinema temelli muazzam bir araç edinmiş olacaktı. Alman sineması 1920’lerde tarihi filmlerden biraz uzaklaşıp savaşın sebep olduğu sosyal yıkımın acıları açığa çıktıkça dışavurumcu temalardan uzaklaşıp yaşamı olduğu gibi aktaran gerçekçi filmlere yöneldiler. Bu yöneliş Alman halkının utancının sorgulanmasının bir şekliydi ve örtülü olarak Hitler propagandistliğine hizmet edecekti. Amiyane tabirle Alman halkının acılı yaşamı adeta bir film olmuştu.
Aynı dönemde SSCB Ajitasyon ve propaganda amacıyla dünyanın ilk sinema okulu VGİK’i kurdu. İlk etapta çekilen filmler kıt olanaklar sebebiyle çarlık döneminde çekilen filmlerin yeniden düzenlenerek Komünist propagandaya uygun hale getirilmesiyle oluşturuldu. VGİK’nin yetiştirdiği sinemacılar Sinema Tarihi’ne geçecek örnekler vermeye başladıklarında artık sinema Avrupa’da salt bir propaganda aracına dönüşmeye başlıyordu.

Aynı dönemde savaştan yara almadan çıkan Amerika’da Sinema Klasik Amerikan Liberalizmi’nin gölgesinde gelişirken özellikle komedi revaçtaydı. Hala filmleri çok izlenen ve bir efsane haline gelmiş Charlie Chaplin bu sürecin bir ürünüydü ve aynı dönemde bir haftada otuz milyondan fazla Amerikan Sinemaya uğruyordu. Liberalizmin özgürcü rahatlığıyla, maddeciliğin ve cinsel serbestinin kendini göstermeye başlaması muhafazakâr kişi ve kurumlarca filmlerin kontrolü konusundaki talepleri doğurdu. Almanya ve SSCB’de bizatihi etkin kurumlarca ortaya konan muhafazakârlık ABD’de halk tepkisiyle sinemada özgürcülüğün hareket alanını kısıtlamaya çalışıyordu.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde “sese” kavuşan sinema izleyici oranını olağanüstü ölçüde artırdı. Kurgu, görüntü ve sesle asıl niteliklerine ulaşan Sinema daha da belirginleştirdiği gerçeklik duygusuyla yalın toplumsal gerçeklikleri konu edinen yapımların yolunu açtı. Kent argosunun ve çatışma sahnelerinin gerçeğe uygun biçimleriyle kullanıldığı aksiyon filmleri, biyografi filmleri ve hareketi baz alan komediden ziyade etkileyiciliğini diyaloglarla sağlamaya çalışan söze dayalı komediler ileri derecede ilgi gördü.
İkinci Dünya Savaşının ardından derinleşen toplumsal krizler, evrensel depresyon ve iki kutup alan dünyada sinema insan gerçekliğine fazlasıyla eğilme fırsatı buldu. Amerika’da antikomünist tutumlar yüzünden birçok yapımcı ve yönetmen istedikleri gibi çalışıp üretme şansından mahrum kaldılar. Ekonomik olanakların azalıp, televizyonun hayata girmesiyle yapımcılar siyah beyaz, küçük bütçeli gerçekçi filmler yapmaya başladılar. Zamanla Sovyet-Amerikan gerginliği tırmandıkça bizzat devlet desteğiyle birçok yapımcı komünist akımlara karşı, Amerikan Liberalizminin adaleti, toplumsala sunduğu refah ve Amerika’daki toplumsal mutluluk üzerine filmler yapacaklardı.

Savaşın acılarıyla boğuşan Avrupalılar ise tarihin en büyük savaşının ardındaki boşluğun gölgesinde tarihi ve çağdaş toplumu irdeleyen filmler yaptılar. Gayeleri bu kadar acının, böylesine vahşi kavgaların ve toplumların tarihsel acımasızlığının kökenlerini bilme babında bir gayretti elbette. Savaşın ardından konu devlet-kahraman ekseninden sokaktaki kişi eksenine kaydı.

Stalin sonrasında da totaliter tutumlarından vazgeçmeyen Sovyet sineması kayda değer bir şeyler üretemedi. Sovyetlerin resmi ideolojiyi koruma adına verdikleri savaş derin bir bilinç donukluğundan başka bir şey oluşturmuyordu ve bu donukluğun izleri tüm sanatları, en çok da sinemayı vurdu.
Günümüze baktığımızda özellikle Sinema sanatının önderi konumundaki toplumlarda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sokaktaki insan gerçekliğine doymuşluğun izlerini görürüz. Amerikan Sineması bugün hem kendi yakın tarihindeki toplumu bütün yönleriyle irdelerken, hem de 11 Eylül sonrası fark etmeye başladığı evrensel ruha ve insan birikimine yabancılaşmışlığın düğümlerini çözmeye çalışıyor. Bir yandan da kapalı toplum olma özelliğinin doğurduğu postmodern mezheplerin fantastik düzlemlerinde dünyanın şanına yakışır bir son telakki etmeye çalışıyor. Avrupa sinemasıyla milenyumun başında artık yükünü kaldıramadığı toplumsal çatlaklıkların ve etik yozlaşmayı başka açılardan izlerken, Doğudan ve Güneyden gelen tarihsel barbar istilalarına karşı nasıl bir cephe alacağının bilinçaltı savaşını kurguluyor.

3. Dünya ülkelerine baktığımız zamanda sömürge dönemlerinin acılarından sıyrılmaya çalışma çabası ve toplumlarını bütün yönleriyle yeniden var etmeye dair bir tutku görüyoruz. Bu tutku kimi zaman tarihi argümanlarla süslü kahraman mitosları önderliğinde oluşturulmaya çalışırken, bazen İran ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi insan derinliğinin ve duygusalın kıyamete kadar yaşayacak canlılığı kullanarak eser verme şeklinde gözümüze çarpıyor.

Gerçekten Sinema tüm insanlık için Tarihin en yakın dostu olma yolunda ilerliyor. Sadece belgesel nitelikli filmlerle değil, insan gerçeğini konu edinen temalarıyla da sinema özellikle popüler tarihçilik için en gerçek, en soyut arşivsel birikimin varlığına varlık katıyor. İnsanlık gelecekte geçmişin gizemlerini ele almak için fazla uğraşmayacaksa bu konuda kendilerine en başat hizmetkârlığı sinema yapacak.

Özkan Şahin

sokakfilozofu06@hotmail.com

Yazar Hakkında

www.sokakfilozofu.blogspot.com

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:55 am

Categories: Eğlence, Sinema   Tags: , ,

Şarkılar öksüz kaldı

İnsanoğlunun uygarlık tarihi boyunca en önemli sanatsal etkinliği olan ve ruhun gıdası olarak kabul edilen müziğin, toplumdaki kirlenme ile birlikte ne denli yozlaştığını, çağımıza ürettiği dillerden düşmeyen bestelerla damga vurmuş değerli bir sanat adamının ağzından aktarmaya çalışan bir makale.

Şarkılar öksüz kaldı

“Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüne bu türlü bakmayacaktın…”

Resimde: Yusuf Nalkesen (sağda) mezun Ama bu şarkının nağmelerini bugün biraz da hüzün içinde
olduğu lisenin yıllar sonra düzenlediği dinlemeye başlar olduk. Bu şarkının bestekârı, bu kez “veda
Eski mezunlar” etkinliği sırasında sınıf busesi”ni adına “ölüm” denen bir ayrılığa gönderdi çünkü…
arkadaşının elinden onur plaketini alırken.


Yukarıdaki sözlerin yer aldığı “Veda Busesi” dinlemeye doyamadığım, bıkmadığım şarkılardan biriydi.
Yalnızca benim değil, on milyonlarca müziksever için de geçerli bu. Hele “Sanat güneşi” Zeki Müren’den dinlemek, başlı başına bir keyif olurdu…
Değerli sanat adamı Yusuf Nalkesen, sanat dünyasından büyük bir yıldız gibi kayıp giderken, sanki sözleriyle can verdiği pek çok şeyi de öksüz bıraktı.
Laletepe’deki o ağaç, adına şarkı bestelediği, sayesinde tüm ülkenin dilinde bir şarkının öznesi olmuş olan o ağaç eğer hala yaşıyorsa, yaşama şansı vermişsek, o da öksüz kaldı şimdi. Üstat Nalkesen, ardından 1000’den fazla eser bırakarak yaşama yolladığı son buse ile veda etti diye…
Yusuf Nalkesen’le ilk tanışmamız 15 yıl öncesine rastlar. Düzenlediğim bir şiir dinletisine davet etmiştim. Gelememişti ama, gelemediği için özür dileyecek kadar da nezaket kurallarına değer veren biriydi.
Tam bir doğa aşığıydı Yusuf Nalkesen. Sonraki yıllarda, 1997 yılında radyo müdürlüğü yaparken bir söyleşi yapma fırsatım oldu. Bu söyleşi sırasında öğrenmiştim gerçeği. “O ağacın altını şimdi anıyor musun” sözlerinin yer aldığı şarkısında konu ettiği ağaç, kentimizde Laletepe olarak bilinen ve bir zamanlar mesire yerlerinden biri olarak kullanılan yerde, çocukluk yıllarında arkadaşlarıyla piknik yapmaya gittiklerinde gördüğü bir ağaçtı. Şarkının sözlerini yazarken, bu ağacı anımsayıp, ondan esinlendiğini anlatmıştı.

Toplum olarak genel bir klasiğimizdir. Büyük ve değerli sanatçilerimizi genellikle gücendirir, küstürürüz. Nalkesen için de böyle olmuştu bu.  Doğup büyüdüğü bu kente küsmüştü Nalkesen. Nedenini ise; kızı Ebru’nun nüfusu ile ilgili bir işlem sırasında, kendisine inanılmaz zorluklar yaşatılması olarak açıklamıştı. Yıllarca emek verdiği, hizmeti dokunduğu TRT’ye de gücenmişti. Nedeni; bazı eserlerini denetimden geçirmeyerek yayınlamamasıydı. Vasiyetindeki, “Cenazemi TRT’nin önünden bile geçirmeyin” sözleri bu acı gerçeği yansıtır.

Birlikte yaptığımız söyleşi sırasında, bugünün sanat ve sanatçı anlayışına da sert bazı eleştiriler yapmıştı. Günümüzde her şeyin para ile ölçüldüğünü, sanatın da sanatçının da “her şeyin başı para” anlayışıyla iyice yozlaştırıldığını savunmuştu.
Günümüzde plak şirketlerince kar hırsı nedeniyle her gün bir yenisi daha piyasaya sürülen ve adeta gökten yağarcasına hayatımıza sürüsüyle sokulan pek çok sanatçı için “soytarı” deyimini kullanmıştı. Nalkesen’e göre, sanatçılıkla uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan, ama plak şirketlerince hayatımıza zorla sokulan bu soytarılar yüzünden sanat zevkimiz de tacize uğramaktaydı.
Yapılan bazı şarkı sözlerini de bu anlayışın bir uzantısı olarak nitelendiren Nalkesen, “Bandır bandır ye beni”, “Gömleğini pek sevdim, çıkar onu bebeğim, hadi bize gidelim”, “Sırf Cici babanın inadına sevişeceğim seninle” vs. gibi sözlerin bir şarkıya asla söz olamayacağını, ancak umumi tuvalet duvarlarına yakışabileceğini de savunmuştu. Bunda da o kadar haklıydı ki.
Söyleşimiz sırasında anlattıklarını dinlerken, sanat güneşimiz Zeki Müren’in de niçin çok uzun zaman (ölümüne kadar) TV’lere çıkmamak için direndiğini çok iyi anlayabilmiştim.
Türk sanat müziği çevrelerinde, gerek Bülent Ersoy gibi duayen sanatçılar ve gerekse diğer bestekarlarca “yüzyılın bestekarı” diye de tanımlanan Nalkesen, bestelerini yaparken sözcüklerle adeta dans edercesine yapıyordu. Güfteleri yazarken de her sözcük üzerinde kılı kırk yararcasına duruyor, cümlede yer alan sözcüklerin birbiriyle bir uyum içinde olup da bir duygu ritmi yaratabilmesine özen gösteriyordu.

Kentimizin incirini çok sevdiğini ve özlediğini söylemişti. Program kasedini kendisine götürdüğümde, yanımda getirdiğim birkaç kilo incire de çok sevindiğini anımsıyorum.

Yeni yıla acı bir haberle parantez açmak güzel olmadı…
Ama… Kulaklarımda hala onun şarkılarının tadı var.
Avuçlarım ise onun ellerini birkaç kez sıkmış olmaktan dolayı kıvançlı.
Yazımı da onun ünlü şarkısının bir sözüyle bitirmek istiyorum:
“Kulaklarımda şarkılarının tadı, avuçlarımda hala sıcaklığın var inan…”

Yazar Hakkında

Yazar Hakkında (http://metinsert.tr.gg)Şarkılar öksüz kaldı http://metinsert.tr.gg/%26%23350%3Bark%26%23305%3Blar-.oe.ks.ue.z-kald%26%23305%3B.htm Şarkılar öksüz kaldı

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:52 am

Categories: Eğlence, Müzik   Tags: ,

Dijital Fotoğrafçılık Eğitimi

Fotoğrafçılığa Giriş.

Camera Obscura ile başlayan fotoğrafçılık serüveni,özellikle son dönemlerde teknolojiyide arkasına alarak hızla hayatımıza girdi. Günümüzde fotoğraf makinası her insan için vaz geçilmez ürünlerden biri olmuştur. Fotoğraf makinesi hayatımıza girdi girmesine de doğru kullanıyormuyuz? duruma göre doğru fotoğraflar çekebiliyormuyuz? Biz bu bölümde Temel fotoğrafçılık üzerine her seviyeden kullanıcıya hitap edecek dökümanlara yer vermeye çalışacağız.

Uzunca bir süredir dökümanlarımın arasında duran 2000 yılında Orhan Cem Çetin‘in Kodak firması için hazırladığı, gerçekten çok faydalı bilgilerin olduğu kitapçık var. O dururken oturup benzer bir şeyler yazmak içimden gelmedi ve Cem beydende gerekli izni aldıktan sonra sizlerle paylaşmak istedim, başlamadan sayın Orhan Cem Çetin‘e ve Kodak firmasına sonsuz teşekkürler.

Ve Fotoğraf…

  • Korkmayın! İnsanların çoğu, güzel fotoğrafları yalnızca fotoğrafçıların çekebileceğini sanarak daha baştan kendilerini safdışı bırakırlar. Oysa bir eğlencede güzel dans etmek için eğitimli bir dansçı olmak gerekmediği gibi, etkileyici fotoğraflar çekmek için de fotoğrafçı olmak gerekmez. Kendinizi başarılı fotoğraflar çekebileceğinize inandırın. Bu kitapçığında yardımıyla haksız çıkmayacağınızı göreceksiniz.
  • Fotoğraf makinenizi iyi tanıyın, iyi kullanın. Makineniz ile birlikte gelen kullanım kılavuzunu başından sonuna kadar dikkatle okuyun; makinenizin tüm özelliklerini öğrenin ve ilk makaralarınızda tüm özelliklerini deneyin, sonuçlarını görün. Küçük bir ayrıntının büyük bir fark yaratabileceğini unutmayın. İyi bir fotoğraf çekmenin ön şartı, netlik ve ışık ayarını iyi yapmak, çekim sırasında makineyi sarsmamaktır. Ayarların nasıl yapılacağını iyi öğrenin ve özellikle ışığın zayıf olduğu durumlarda fotoğraf çekerken sarsıntıyı önlemek için deklanşöre basarkan nefesinizi tutun; makinenizi gerekiyorsa dengeli, sağlam bir yere koyun ya da üçayak kullanın. Işık ayarlarını hatalı yaptığınızı nasıl anlayacaksınız? Çektiğiniz fotoğraf çamurlu görünüyorsa, yani dalgalı kahverengi tonlu, silik ve kumlu bir görünüşü varsa, ışık az gelmiştir. Tersine fotoğraf çok sert görünüyorsa, yani açık tonlar beyazlaşmış, kontrast çok yükselmiş, ara tonlar yok olmuşsa, ışık fazla gelmiş demektir. Işık ayarının iyi yapıldığı bir fotoğrafta renkler doğru, tonların arasındaki geçiş yumuşaktır.

  • Doğru filmi seçin. Tüm dünyada insanların büyük bir çoğunluğu renkli negatif film kullanmaktadır. Çünkü, renkli negatif film daha ekonomiktir, baskı yaptırılması, çoğaltılması paylaşılması kolaydır. Kişisel beğenilere bağlı olarak siyah-beyaz filmlerde kullanılabilirler. Siyah-beyaz fotoğraflar daha çok sanatsal görünse de banyo işlemi dahazordur. Çekilen fotoğraflar bir projeksiyon makinesi ile perdeye yansıtılarak izlenmek isteniyorsa, diapozitif ya da slayt film kullanılması gerekir. Ancak diapozitif film ile hatasız fotoğraf çekmek biraz daha zordur. Film satın aldığınızda, kutusunun üzerinde bazı değerler görürsünüz: ISO 100, ISO 400 gibi. Bu değerler filmin hızı, yani ışığa duyarlılığı ile ilgilidir. Eğer hiçbir tercih belirtmezseniz, satıcı size büyük olasılıkla ISO 100 değerinde, normal hızlı bir film verecektir. Ancak, normal hızlı film bol ışıklı ortamlarda iyi sonuç verirken, ışığın az olduğu ortamlarda, gece çekimlerinde, ve hareket dondurmak istediğiniz (spor karşılaşmaları vb.) durumlarda yetersiz kalabilir. Böyle durumlarda daha yüksek hızlı bir film kullanabilirsiniz. Bu sayede daha karanlık ortamlarda fotoğraf çekebilir, hızlı hareket eden insanların ilginç görüntülerini yakalayabilir, gece çekimlerinde flaşla daha uzak mesafeleri aydınlatabilirsiniz. Yüksek hızlı film kullanmanın tek sakıncası, fazla büyütülen fotoğraflarda, görüntüyü oluşturan taneciklerin biraz kumlu görünmesidir. Ancak son yıllarda film üretiminde meydana gelen teknolojik gelişmeler sayesinde bu sorunda ortadan kalkmaktadır. Bu nedenle, sağladıkları avantajları dikkate alarak genelde daha yüksek hızlı filmler önerilir (Örneğin Kodak Gold Ultra / ISO 400).
  • Işığı iyi kullanın Işık, fotoğrafçının en önemli malzemesidir. Fotoğraf makinenizi tanıdığınız kadar, ışığın nasıl davrandığını da iyi bilmeniz gerekir. Işığın rengi ve aydınlatma biçimi önemlidir. Piyasada satılan filmlerin büyük bölümü gün ışığında kullanıldıklarında doğru renkler verecek biçimde üretilmişlerdir. Ancak gün ışığının rengi hep aynı değildir. Sabah çok erken saatlerde ve gün batımı yaklaştığında, günışığı renk değiştirir. Film ışıktaki renk değişimlerine karşı gözlerimizden çok daha fazla duyarlıdır. Bu nedenle, sabah çok erken saatlerde çekilen fotoğraflar mavi-mor, gün batımı yaklaştığında çekilen fotoğraflar daha kırmızı tonlarda çıkar. Aynı şekilde, ampul ışığı ile aydınlanmış mekanlar bize normal görünse de, böyle yerde flaşsız çekilen fotoğraflar turuncu çıkar! Bu ille de bir hata demek değildir. Işıktan dolayı fotoğrafta belli bir rengin hakim olması, fotoğraflara özel bir duygu da katabilir. Işığın konuya hiç bir engelle karşılaşmadan, doğrudan ulaşması (örneğin bulutsuz bir gökyüzünde parlayan güneş ya da flaş ışığı), çok sert gölgeler oluşturur. Konu üzerinde ışığı alan ve almayan bölümler arasında çok büyük bir ton farkı olur. Buna yüksek kontrast adı verilir. Işık kontrastının yüksek olması fotoğraflarda genellikle çok dramatik bir sonuç verir. Dramatik etkiyi arttırmak için gün ışığının geliş yönü ile dik açı oluşturarak fotoğraflar çekebiliriz. Böylece konunun bir yanı aydınlık, diğer yanı gölge olacaktır. Dramatik etkiyi azaltmak için ise, güneşi arkanıza alarak konunun aydınlıkcephesini görüntüleyebilir, ayrıca fotoğraf makinanızda varsa, dolgu flaşı özelliğini kullanabilirsiniz. Dolgu flaşı, gün ışığında bulunmanıza karşın flaşın çakması ve sert gölgeleri yumuşatmasıdır.
  • Flaşa dikkat ! Karanlık ortamlarda ise flaş, çok dikkatli kullanılması gereken bir ışık kaynağıdır Objektifin görüş açısı ile aynı yönde ışık verdiğinden, meydana gelen aydınlatma güçlü bir el fenerini karanlıkta bir insanın yüzüne tututuğunuzda elde edeceğiniz aydınlatmanın neredeyse aynısıdır. Gölgeler serttir. Herşey önden aydınlandığı için derinlik duygusu yoktur. İnsanlar, nesneler hacimsiz görünürler. Karşınızda yansıtıcı bir yüzey varsa rahatsız edici parlamalar oluşabilir. Ayrıca, insanların gözlerinde ünlü kırmızı göz etkisi oluşabilir. Yakındaki nesneler çok aydınlık, arkalardaki nesneler çok karanlıktır. Kısacası, flaş aslında iyi bir ışık kaynağı değildir. O halde: Zorunlu kalmadıkça flaş kullanmayın. Makinenizde kımızı göz önleme sistemi varsa, insan fotoğrafları çekerken devreye sokun. Yoksa, çekimden hemen önce güçlü bir ışık kaynağına bakmalarını sağlayın, ya da çekim sırasında objektife baktırmayın. Flaşınızın etki uzaklıklarını makinenizin kullanım kılavuzundan öğrenin ve daha uzakta yer alan konuları çekmeyin. Flaşın etki uzaklığının kullandığınız filmin hızına bağlı olarak değiştiğine dikkat edin. Daha uzaklarda yer alan konuları (örneğin kalabalık grupları) görüntülemekte zorluk çekiyorsanız, daha yüksek hızlı bir film (örneğin Kodak Gold Ultra/ ISO 400) kullanın.
  • Yaklaşın. Gereksiz ayrıntıları çerçevenin dışında bırakın. Yalın, gözü yormayan, konusu belirgin fotoğraflar çekin. Fotoğraf makinenizin netlik ayarının izin verdiği kadar yaklaşın. İnsan fotoğrafları çektiğinizde, yüz ifadesine önem verin. Özel bir kostüm ya da duruş yoksa, yakından çekeceğiniz bir fotoğrafta yüz ifadesi daha belirgin olacaktır. Ancak fazla yakından çekilen bazı portrelerde yüzdeki burun, çene, alın gibi bölümlerin fazle büyük görünerek gülünçleçtiğini unutmayın.
  • Tüm Yüzeyi Değerlendirin. Foyoğrafı bir dikdörtgen alan alan ile çektiğinizi hatırlayın. Sadece tam ortayı düşünmeyin. Portre çekerken, ortaya kafayı değil, gözleri yerleştirabilirsiniz.
    ALTIN NOKTA Fotoğrafçıların kullandığı bir başka yöntem de, fotoğraftaki ana konuyu altın nokta adı verilen özel bir konuma yerleştirmektir. Ana konunun tam ortada değil, altın noktada yer aldığı fotoğraflar daha kolay algılanır ve daha dinamik görünürler. Bunun için, fotoğrafı hayalinizde eşit aralıklı iki yatay, iki de dikey çizgiyle kesin. Çizgilerin kesiştiği dört ayrı noktanın herhangi birini altın nokta olarak kullanabilirsiniz. Bu kural, özellikle boş bir alan içinde yer alan tek bir biçim, örneğin açık denizde giden bir tekne, boş bir kumsalda yürüyen bir insan gibi konular için geçerlidir. İki konu varsa, birbirinin çaprazında duran iki altın noktaya yerleştirilebilir. Otomatik netlik ayarlı bir fotoğraf makinesi kullanıyorsanız, ana konuyu merkezden uzaklaştırdığınızda netlik ayarını kilitlemeyi unutmayın. Konuyu dikdörtgen çerçeveye yerleştirirken, doğal çizgilerdende yararlanabilirsiniz. Özellikle fotoğrafı çaprazlama kesen çizgiler bakışı sürükleyerek görüntünün içinde gezdirir. Uzaklaşan tren rayları, kıvrılarak yükselen bir dağ yolu, gösteri uçaklarının gökyüzünde çizdiği renkli çizgiler ilginç komposizyonlar yaratır.
  • Farklı Açılar Deneyin. Fotoğraflarınızı sürekli yatay ve ayakta durarak çekmek zorunda değilsiniz! Konuyu inceleyin. Daha aşağıdan, daha yukarıdan, makineyi dikey ya da eğik tutarak çektiğinizde sonuç nasıl olacak? Özellikle çocukları ve evcil hayvanları görüntülerken onların hizasına inin ki yüzleri daha iyi görünsün! Makineyi dik tuttuğunuzda, flaşın üstte kalmasına ve elinizle engellenmemesine dikkat edin.
  • Derinlik yaratın. İnsanların iki gözleri olmasının nedeni, uzaklık yani üçüncü boyut duygusunun oluşmasıdır. Fotoğraf makinesi ise tek gözlüdür. Fotoğraflara derinlik katabilmenin yolu, bir birinin önünde/arkasında duran konular oluşturmak, görüntüler arasında yakın-uzak ilişkisi kurmak, özelliklede ön plana bir ağaç dalı, bahçe parmaklığı vb. unsurlar katmaktır.
  • 10. Renk Kullanın. Doğadaki tüm renkler, üç ana rengin, yani kırmızı, yeşil ve mavinin farklı oranlarda bir araya gelmesiyle oluşur. Bunu daha iyi anlamak için bir büyüteçle TV ya da bilgisayar ekranına yakından bakmayı deneyin. Kırmızı, yeşil ve mavi renkleri aynı fotoğrafın içinde belirgin alanlar halinde kullandığınızda ortaya bütünlük ve renk zenginliği duygusu olan bir görüntü çıkar. Kırmızı, yeşil ve mavinin birerde zıt rengi vardır: Sırasıla, turkuvaz, mor ve sarı. Zıt renklerin birlikte kullanıldığı fotoğraflarda çok çarpıcı sonuçlar elde edilir. Renklerin sıcak ve soğuk diye ayırmakta mümkündür. Sarı ve kırmızı tonları sıcak renklerdir. Çünkü ateşi çağrıştırırlar. Bu hakim olduğu fotoğraflar da insanlara sıcaklığı, duygusallığı hatırlatır. Yeşil, mavi, gri tonları soğuk renklerdir. Suyu, buzu, gökyüzünü çağrıştırırlar. Bu renklerin hakim olduğu fotoğraflar insanlara serinlik, üşüme, çaresizlik, yalnızlık duygularını verir. Ancak renk kullanımındada aşırıya kaçmamalı, karmaşa yaratmaktan kaçınılmalıdır.
  • İnsanları doğal hallerinde görüntülemeye çalışın. Fotoğraflarda poz veren insanların sıkıcı ve yapay göründüklerini hatılayın. “Objektife bakın, çekiyorum ,” yerine, Siz bana aldırmayın, ben bir yandan çekerim,” demeyi deneyin. Bırakın insanlararalarında konuşsunlar, şakalaşsınlar, işlerini yapsınlar. Görüntülediğiniz insanlar kadar bulundukları mekan önemliyse, doğru açıyı bularak mekanı ve o kişinin mekanla ilişkisini de gösterin. Tanımadığınız insanları görüntülerken önce onlarla konuşun, yaptıkları işle ilgili sorular sorun. Bu hem sizi hem de onları rahatlatacaktır.
  • Hareket Dondurun Bol ışıklı ortamlarda, yüksek hızlı bir film (örneğin ISO 400) ile birlikte sezgilerinizi de kullanarak, hareket dondurun. Bu yolla, spor yapan, dans eden insanların asla çıplak gözlerinizle göremeyeceğiniz çok ilginç, şaşırtıcı görüntülerini elde edebilirsiniz. Hareket dondurmak için karanlık mekanlarda flaş ışığı kullanabilirsiniz.
  • Doku Araştırın. Kendisini tekrar ederek yüzeye yayılan görüntülere doku adı verilir. Çevremizde çeşitli nesnelerin, hatta canlıların oluşturduğu çok ilginç dokular yer almaktadır. Bu tür dokuları tek başlarına görüntüleyebilir, ya da insan fotoğrafları çekerken arka planda kullanabilirsiniz.


  • Objektifinizi daha verimli kullanın. Fotoğraf makinenizin objektifinin ya da objektiflerinin özelliklerini iyi öğrenin. Makinenizin sabit ayarlı ve değiştirilemeyen bir objektifi varsa, bu büyük olasılıkla geniş açılı bir objektiftir. Geniş açılı objektifin özelliği, aynı noktadan bakıldığında, insan gözüne göre daha geniş bir alanı görüntüleyebilmesidir. Böylece gerilemeye gerek kalmadan daha geniş bir alanı, daha fazla kişiyi görüntülemiş olursunuz. Geniş açılı objektifle çekilen fotoğraflarda mekanlar olduklarından daha geniş, nesneler olduklarından daha uzakta görünürler. Ayrıca, derinlik duygusu da daha fazladır. Çünkü, yakında bulunan nesneler çok büyük, uzaktakiler çok küçük görünür. Bu nedenle, geniş açılı bir objektifle yakından çekilen portrelerde insanların burunları büyüdüğü, kulakları küçüldüğü için komik görünürler! Eğer objektifinizin zoom özelliği varsa, durduğunuz yerden görüntüyü yaklaştırıp uzaklaştırabilirsiniz. Görüntünün yaklaşması teleobjektif, uzaklaşması geniş açı konumuna karşılık gelir. Teleobjektifin tek özelliği görüntüyü yaklaştırmak değildir. Perspektifte değişir. Geniş açı konumunun tersine, teleobjektif konumunda derinlik duygusu azalır. Birbirinden uzakta olan nesnelerin boyutlar birbirlerine yaklaşır ve daha yakyn gibi görünürler. Portre çekimlerde, teleobjektif kullanıldığında daha iyi sonuçlar elde edilir.
  • Üşenmeyin. Tek bir kare çekip bırakmayın. Aynı konuyu bir kaç kez farklı açılardan ve farklı anlayışlarla çekin. Unutmayın ki, görüntülediğiniz an bir daha geri gelmeyecek. O yüzden, hakkını verin. Profosyonellerinde böyle çalıştığını hatırlayın. Fotoğraf makinenizi ve yedek filminizi yanınızdan ayırmayın. Karşınıza ne zaman neyin çıkacağını asla bilemezsiniz. Raslantı sonucu çekilerek tarihe geçmiş fotoğrafların sayısı hiç de az değildir.
  • Fotoğraf Makinenize İyi Davranın. Onun hassas bir cihaz olduğunu unutmayın. Walkmeninize nasıl davranıyorsanız onada öyle davranın. Darbelerden, tozdan, nemden, yüksek sıcaklıktan koruyun. Yaz tatillerinde fotoğraf makinenizin en büyük düşmanı kum ve tuzlu sudur, unutmayın. Objektif kirlendiğinde sakın t-shirt’ünüzün kenarı ile silmeyin! Özel objektif temizleme fırçası ve silikonlu kağıt kullanın. Bu mümkün değilse, önce yumuşak, tüy bırakmayan bir kumaş parçasını fırça gibi kullanarak, bastırmadan tozları alın. Daha sonra objektifin yüzeyinde soluğunuzla bir buğu tabakası oluşturup aynı kumaşla silin. Objektifi asla kuruyken silmeyin. Gözlük temizliği için üretilen ıslak mendilleri asla kullanmayın, objektifinize zarar verebilir. Uzun süre fotoğraf çekmeyecekseniz, pilleri makinenin içinde bırakmayın. Yolculuğa çıkarken yedek pillerinizi yanınıza alın. Artık çok farklı pil standartları oluştuğundan, gittiğiniz yerde hazırlıksız yakalanmayın. Kullanılmış filmlerinizi bir an önce banyo ettirin. Banyo ettirene kadar da ambalajlarından çıkan plastik tüplerin içinde, serin bir yerde saklayın.

Yazar Hakkında

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:51 am

Categories: Eğlence, Fotoğraf   Tags: ,

Işıklar ve Yapay Güneşler

Güneşiz bir fotoğrafçı, susuz çiçeğe benzer. Doğadan bağımsızlaşmak isterseniz, bir ışıklandırma sistemi fotoğraflarınız için âb-ı hayat anlamına gelir. Tabiiki böyle bir sistem pek ucuz değildir ancak hesaplı ve buna rağmen işlevsel bir çözüm isterseniz, buyurunuz!

Basit florasan lâmbalar ile, ışıkların efendisi olabilirsiniz. Böylece, gölgesiz portre çekimleri yapabilir ve konularınızı beceri ile ışıklandırabilirsiniz. Ancak fotoğrafınızın, neon ışıklarının şüpheli güzelliğine boğulmaması için, doğru seçim yapmanız gerekir.

Doğru yapılmış bir beyaz ayarı makinenin, boş bir dosya kağıdını nasıl göstereceğini belirleyebilir. Ancak şüpheli durumlarda, doğal ışık yelpazesi tercih edilmelidir. Sihirli kelime “renk ısısı”dır. Bu adlandırma, ölçüm sisteminden kaynaklanır. Bunun için içi boş, ışığı yansıtmayan, siyah bir metal küre alınır. Isıtıldığında önce kızarır, sonra turunculaşır ve en son beyazlaşır. Isı Kelvin ile ölçüldüğünden bu birim, renk içeriği gibi sübjektif bir olay için sabit bir değer oluşturur. Örneğin yapay ışığın renk ısısı yakl. 2000 ile 6000 Kelvin arasındadır, güneş ışığı 6000 Kelvin ve üstüdür. Dağlarda bu sayı 16000 Kelvine kadar çıkabilir.

Sıcak veya soğuk ışık gibi, belirsiz verilere muhtaç kalmamak için bazı şifreler geliştirilmiştir. Bir lâmbanın üstünde şöyle bir şifre olabilir: L 18 W / 12 – 950.

L harfinin anlamı florasan’dır. 18 W, 18 Watt anlamına gelir. 9 sayısı, RA adında renk-gösterim cetveli değeridir. Bu cetvel 0 ile 100 arasındaki basamaklar ile renklerin ne kadar iyi verildiğini gösterir. Bu değeri bulmak için, söz konusu olan ışık kaynağı ile standardize edilmiş renk yelpazesi, aydınlatılır. Gerçek renklere ne kadar yaklaşılırsa, RA-değeri o kadar iyi olur. Şifremizde 0 sayısı tasarruf edilmiş, yani elimizdeki değer, gerçekte, 90; fena değil! Şifremizdeki 12 sayısı ise, RA değeri ile aynı anlamı ifade eder; bu eski bir ölçüm sistemidir ve sadece geleneksel nedenlerden yazılmıştır. 50 sayısı ise 5000 kelvin anlamına gelir.

Bunun haricinde, florasanın Hertz (titreşim) frekansı da önemlidir. 100 Hertz düzeyinde olan bir florasan, saniyede sadece 100 defa patlar. Bu olay sadece gözü yormakla kalmaz, aynı zamanda hızlı enstantenelerde de sorun yaratır. En iyisini uygulamak isterseniz, florasanın performansını 30000 Hertz’e çıkaran bir cihaz kullanabilirsiniz.

Kaynak:Fujifilm Türkiye

Yazar Hakkında

Be the first to comment - What do you think?  Posted by - at 11:50 am

Categories: Eğlence, Fotoğraf   Tags: , ,