Eğitim Sistemimiz Nereye Gidiyor.
Eğitim sistemimiz nereye gidiyor? Yükselişe mi yoksa çöküşe mi geçti?
Besinlerin Kalori Değerleri Cetveli
Kilo kalori ( Kg Kal ) ; Vücudun enerji harcaması ve ihtiyaç duyduğu enerji için kullanılan bir terimdir. Yediğimiz yiyecekler sindirim organlarında (ağız, mide, ince ve kalın bağırsaklar) sindirilerek kana karışır. Sindirilmeyen kısımlar ise posa şeklinde vücuttan atılır.
Bilimsel olarak bir tanım verecek olursak; 1 Kg suyun 15 C dan, 16 C a yükselmesi için gereken enerjiye 1 Kg Kal denir.
Aşağıda verilen besinlerin kalori değerlerinde;
Meyveler ve tane olanlarda 1 adet olarak,
Küçük taneli veya diğerlerinde ise bir porsiyon olarak hesaplanmıştır.
Hamur İşleri
80-Beyaz Ekmek
460-Bisküvi
330-Börek
320-Bulgur Pilavı
55-Kepekli Ekmek
30-Kızarmış Ekmek
Meyva
70-Armut
26-çilek
14-Domates
60-Elma
8-Erik
50-Greyfurt
603-Hindistan Cevizi
15-Hurma
41-İncir
55-Karpuz
40-Kavun
8-Kayısı
40-Kiraz
34-Kivi
50-Mandalina
100-Muz
50-Portakal
60-Şeftali
Süt ürünleri
70-Ayran
275-Beyaz Peynir
80-Cacık
400-Kaşar Peyniri
130-Meyveli Yoğurt
450-Parmesan Peyniri
70-Süt (Yağlı)
100-Yoğurt (Yağlı)
çerez
600-Antep Fıstığı
578-Ay çekirdeği
600-Badem
549-Ceviz
600-çam Fıstığı
650-Fındık
560-Fıstık
571-Kabak çekirdeği
290-Kuru Kayısı, üzüm, İncir
478-Patlamış Mısır
200-Kruasan
Tatlı
400-Aşure
521-Baklava
520-çikolata
160-Dondurma (Bir top)
543-Fıstıklı çikolata
520-Helva
520-Kadayıf
520-Lokma
401-Muhallebi
293-Pekmez (üzüm)
272-Reçel
400-Sütlaç
193-Sütlü Dondurma
Et, Tavuk ve Balık
190-Balık Buğulama
370-Balık Tava
278-Biftek (Izgara)
160-Hindi
6-İstiridye
300-Kadınbudu Köfte
144-Karides (Orta Boy)
250-Köfte
282-Kuzu (Yağlı Izgara)
232-Kuzu Ciğeri (Yağda)
9-Midye
446-Salam
160-Sardalya
72-Siyah Havyar
171-Somon Füme
295-Sosis
452-Sucuk
250-Sulu Köfte
132-Tavuk (Izgara)
150-Tavuk Göğsü (Haşlanmış)
135-Ton Balığı
100-Yumurta (Orta boy)
15-Yumurta Beyazı
65-Yumurta Sarısı
Sebze
350-Baklagiller
89-Bezelye
15-Biber
35-Brokoli
35-Brüksel Lahanası
200-Dolma
10-Enginar
35-Havuç
26-Ispanak
25-Kabak
32-Karnabahar
18-Kereviz
180-Kıymalı Sebzeler
300-Kızartma
20-Lahana
14-Mantar
15-Marul
314-Mercimek (Kuru)
342-Mısır
100-Patates (Haşlama)
28-Patlıcan
200-Salatalar (Sıvı Yağlı)
70-Salatalar (Yağsız)
11-Salatalık
35-Soğan
90-Taze Fasulye
15-Taze Yeşil Biber
Diğer
480-Big Mac
200-çorbalar
280-çorbalar (Unlu)
0.3 -Diyet Kola (Bir bardak)
110-Kola (Bir bardak)
240-McDonald’s Hamburger
125-Pirinç (Haşlanmış)
320-Pirinç Pilavı
85-Makarna
589-Susam
206-Tereyağı
200-Zeytin (Siyah)
Categories: Beslenme Tags:
4800$' lık Seminer Notları!
Öyle insanlar vardır ki, konuştukları zaman soluduğunuz havanın bile onların sayesinde olduğunu zannedersiniz. Yani konuşmaları öyle etkilidir ki, bulundukları her ortamda, kısa bir sürede insanları etraflarında halka yapmayı başarırlar ve çevreleri üzerinde kıskanılacak etkileri vardır.
İş görüşmelerinde iş veren personelini işe almadan evvel mülakattan geçirir. Burada amaç, sınırlı sürede karşıdakini azami ölçüde tanımaya çalışmaktır. Bu görüşmelerin sonunda bazen bakarsınız ki, sizden çok daha az özelliklere sahip birisine, o çok istediğiniz işi kaptırıvermişsiniz.
?Bu işin sırrı nedir?? diyecek olursanız, cevap son derece açık : Güzel konuşmayı becerebilmek…
Çünkü konuşmak yalnızca düz bir iletişim aracı değildir. Kişinin bütün duyguları yanı sıra bütün düşüncelerini de çevresine ulaştırabildiği en etkili yoldur.
Şimdi size çok değerli bir birikim sunacağız. Arkadaşımız Doç. Dr. Yılmaz Üstünel, Princeton Ünüversitesi?nce (ABD) düzenlenen toplam 4.800 $?lık hitabet seminerlerinin notlarını ele geçirip tercüme etti, bize gönderdi. Söz konusu değerli birikimi büyük bir dikkatle okuyun, kavrayın, uygulayın: “Hitabet sanatının zevkine varın!”
- Giriş ve bitiriş cümleleri hayati önem arzeder, dikkat!
- Ağzınızdan çıkan her cümle muhataplarınızı yakından ilgilendirsin,onların ihtiyaçlarına yönelik bilgiler ihtiva etsin.
- Gereksiz ayrıntılarla muhataplarınızı sıkıntıdan patlatmayın, beş dakikada bir ilginç ayrıntılara yer verin.
- Muhataplarınızın yüzüne, hatta gözlerinin içine bakın : Asla mırıldanarak konuşmayın.
- Üç cümlenizden birisi soru cümlesi olsun, soru cümleleri muhatapları uyanık tutar, kendine getirir, konsantre eder.
- Ne konuştuğunuz değil ; nasıl konuştuğunuz önemlidir.
- Enteresan olaylara, merak uyandırıcı hatıralara yer verin.
- Hiç bir şey bilmeseniz bile samimi konuşun, hayatınızın en etkili hitabetini yapmış olursunuz.
- Dinleyicilerinizi usulüyle övün, etkileyiciliğiniz % 50 artar.
- Asla ezberlenmiş bir konuşmayı mekanik tarzda sunmak tarzındaki bir konuşmayı denemeyin.
- Anlatacağınız konu hakkında heyecanlı, arzulu ve şevkli olun.
- Konuşmanızı dinleyicilerle paylaşın.
- Kendinizi dinleyicilerle özdeşleştirin.
- Kendinizden örnekler verin,samimi itiraflarda bulunun ama şahsi reklama girmeyin.
- Göze ve kulağa beraber hitap edin, bunun için teknolojiden faydalanın.
- Dinleyicilerinize sevgi ve saygı gösterin, bunu her birine hissettirin.
- Örnekleriniz bol olsun.
- Sözlerinizin yankısını muhataplarınızın beyninde yüreğinde duyun.
- Beden dilinizi ustalıkla ve şuurlu olarak kullanın.
- Asla yıkıcı, olumsuz, ümitsiz ifadeler kullanmayın.
- Ses tonunuz bazen hiptonik, bazen vurucu olsun.
- Hazırlıksız konuşmamaya çalışın.
- Dinleyicileriniz sanki ayağa kalkıp size cevap vereceklermiş gibi konuşun.
- Konuyla ilgili güldüren ama düşündüren esprileriniz mutlaka bulunsun.
- Konuya farklı ve ilginç açılardan bakın.
- Somurtarak konuşmayın, tebessümünüz bol olsun.
- Sorular çoksa, başarılı bir hatipsiniz demektir.
- Arada bir siz susun, sessizliğiniz konuşsun. Sukutunuzla da konuşmayı bilin.
- 20 dakikalık konuşma da şok edici en az iki bilgi bulunmalıdır.
- Dinleyicileri şu andan alın, 25 yıl ötesine götürün ; gerekli motivasyonu sağladıktan sonra tekrar bu güne getirin.
- “Bu konuşmanın belki de en can alıcı cümlesine geldi sıra…? tarzında ifade(leri)niz mutlaka bulunsun ve o cümle hakikaten can alıcı olsun.
- Her müthiş tesbitten sonra siz,dinleyicilerden beş kat daha fazla dehşete düşün, bunu herkese hissettirin.
- Dinleyicilerden birkaçını seçin,onlarla kısa süreli birebir diyalog kurun.
- Konuyla ilgili bazı önemli kavramları veya şekilleri yazdığınız kağıdı dinleyicilere gösterin, okutun.
- Bazı sürprizler yapın, böylelikle konuşmanızın etkisini %30 artırabilirsiniz.
- Anlattıklarınızın nasıl pratik hayata geçirileceğine dair yollar gösterin.
(6 günlük hitabet seminerinde özetle bunlar açıklanmaktadır.)
Tercüme: Doç.Dr.Yılmaz Üstünel
Princeton Ünüversitesi (ABD)
Categories: Kişisel Gelişim Tags:
Lider dogulur mu yoksa Lider olunur mu?
Lider dogulur mu yoksa Lider olunur mu?
20. yuzyil baslarinda arastirmacilar liderlerin lider olmayanlardan dogustan gelen ozellikleri ile ayrildigini dusunmuslerdir… Fakat gecen yuzyilin sonlarina dogru bu anlayis ciddi anlamda bir degisime ugramis ve liderligin ogrenilebilecegi ve ogretilebilecegi anlayisi zamanla kabul gormeye baslamistir.
Kisisel olarak bu konuda ciddi anlamda suphelerim bulunmaktadir. Liderlik kapasitesi olan bireyler bir sekilde toplum icinde kendilerini belli ederler. Liderlik egitimi ile sadece siz bir farkindalik olusturabilirsiniz.. Kapasitesi olmayan birinin lider yapilabilecegi konusunda soru isaretlerinin kisa vadede cevaplarini bulamayacagini dusunuyorum.
Sonuc olarak:
1.
Kiside kapasite vardir fakat bunun farkinda degildir. Liderlik egitimi ile bu farkindaligi olusturabilirsiniz.
2.
Basarili bir liderligin tanimi ve egitimiyle lider bireylerin yaptiklari yanlislari gormelerini saglayarak kendilerinde degisimi baslatabilirsiniz.
Fakat kapasite olmayan birine istediginiz kadar liderlik egitimi verin O bireyden lider doguramazsiniz. Liderlik egitimleri ile olmayan birsey olunmaz ve oldurulmaz sadece liderler kesfedilir.
Yazar Hakkında
Categories: Kişisel Gelişim Tags: lider olma, liderlik
Kişisel Gelişim
Kişisel gelişim, Türkiye’de son dönemde popülerlik kazanmış, herkesin dahil olması gereken, kendimize bir başka gözle bakmamıza olanak veren, yarın daha mutlu, kendinden daha emin bireyler olmamızı sağlayan hayatımızın son gününe kadar bizimle olması gereken bir olgudur.
Bu konu hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır, bu kitapların çoğu çevirilerden oluşmaktadır. “Robin Sharma – Ferrari’sini Satan Bilge” bu kitaplara iyi bir örnektir. Bu kitapta çok zengin, hayatta istediklerini başarmış ancak buna rağmen büyük mutsuzluk içinde yaşayan, hayatın gerçek anlamının aslında parada, mülkte ve somut varlıklarda olmadığının farkında olmayan bir adamdan bahsetmektedir. Bu insan bir avukattır, çok başarılı bir şekilde kariyerini sürdürmektedir, ancak yinede mutlu olamamaktadır. Bir gün bir bilgeyle karşılaşır, bu bilgenin anlattıklarıyla içinde bulunduğu duruma dışarıdan bakma şansına sahip olur ve ruhsal anlamda gelişim sürecinin ilk adımını atar.
Yazar Hakkında
Yazar hakkında bilgi edinmek için
Categories: Kişisel Gelişim Tags: Kişisel Gelişim
İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZİYOR…
İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZİYOR…
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine ”
Diyor Cansever …
Acaba ben de benziyor muyum? Diye soruyorum kendime. Çok geçmeden, telefonum çalıyor; çalan telefonun diğer ucunda ki Yazıhan dan biri. Konuşuyoruz. Bitiyor telefon görüşmemiz. Düşünüyorum gene kendi kendime. Şive aynı, değişmiyor, beklide hiç değişmeyecek. Belki değişse de tarz hep aynı kalacak. Espriler aynı, benzetmeler aynı, bahsetmek istediğimiz mevzular hep aynı, dinlediğimiz müzikler aynı, okumak istediğimiz kitaplar aynı, kızıyoruz, seviniyoruz, küsüyoruz hep aynı… değişen bir şey yok. Ama değiştirenler veyahut ta değiştirmek isteyenler var. Bu yelin hükmüne yenik düşenler bozuluyorlar! Başkalarını örnek alıyor, kendimizi, benliğimizi, kişiliğimizi, kültürümüzü, VAR OLANLARIMIZI bırakıp, başka şeylere müdahil oluyoruz. Maalesef. Bir nevi kendimizden uzaklaştırılıyoruz. Farkına varmadan, özümüzü kaybediyoruz. Bir kişi nereden geldiğini bilmezse eğer, nereye gideceği meçhuldür… Beklide kesinliktedir: yani ‘ayak altı’ olan vaziyetlere düşeceğiz beklide bir gün bu gidişin nihayetinde. Başkalarını örnek alıyoruz diyorum. Kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Sebep olarak ben; özenmek diyorum,
‘o yapıyor da ben neden yapmayayım’ kompleksine yenik düşüyoruz,
Belki de ‘herkes yapıyor, ben dışarıda kalıyorum’ düşüncesi ile yapıyoruz.
Bekli de, hoşumuza gidiyor.
Belki de, başkaları zorluyor…
Bence, başkalarının zorlaması, hissettirmeden bu akıma yenik düşenlerinkinden iyidir. Ben böyle zannediyorum, herhalde de yanılmıyorum veyahut ta ben öyle zannediyorum… kültürümüzle mütemmim cüzi bir vaziyetteyken, belki şartlar, imkanlar, şeriatlar bize ağır geliyor olabilir. Belki kendimizi DIŞARIDA hissediyor olabiliriz. Gene, bence şartlar ne olursa olsun, var olanımızı bırakmamayı yeğlemek, bir bireyin yegane görevidir. Gerek kendisi için, gerek çevresi için gerekse devleti için. Devletlerin yıkılmalarına sebebiyet veren tek unsurun başkalarını örnek alıp, kendimizi unutmamızdır. Örnek verecek olursak, Osmanlı Devleti nin yok oluş nedeni, Fransız akımına yenik düşmektir… bu akım, içerden girmiştir Osmanlılara. Devleti içeriden çökertmişlerdir. Şimdi Atatürk Avrupa yı örnek alarak Türkiye Cumhuriyeti Devletini kurdu diyeceksiniz. Evet örnek aldı, doğrudur. Ama; Avrupalıların adaletliliklerini örnek aldı, özgürlükçü oluşlarını örnek aldı, eşitlikçi olduklarını örnek aldı. Zaten cumhuriyetin maiyeti de herkesin kendi kendini yönetmesi demek değimlidir? Yani cumhuriyet, başta kimse olmasa da herkes bir olup, kendi kendini yönetebilir.
Konuyu çok genişlettim… Bir ‘yer’ neden önemli ve değerli çok daha iyi anlıyorum artık. Neden mi önemli? Yaşanmışlıklar ile birleşince ayarı en yüksek ziynete dönüşüyor o yer insanda. Bu yer bir kentte olabiliyor, mahallede ya da umulmaz bir dağ başı da olabiliyor.
Tam da bu sırada aklıma Mehmet Uzun’un Diyarbakır’a olan derin sevdası geliyor. Galiba bir mekânın ne kadar sevilebileceğini ilk defa Uzunla fark ettim. Murathan Mungan’ın değimi ile “Eskiden çok eskiden” değil sadece eskiden hiç anlayamazdım abimi, ablamları hatta tekmil Yazıhanlıları… Anlayamazdım çünkü dededen kalma yaylamız olan ‘Yama’yı o kadar sevmelerini. Oraya gidişlerin en güzele, en vazgeçilmeze doğru oluşunu hiç ama hiç anlamazdım. Şimdi fark ediyorum ki anlamaya da çalışmamışım onları. O kadar anlamsızmış benim için. Ama artık tüm ruhum ve duyarlılığımla anlıyorum. Diyor sevgili Halam Serpil. Ne güzel söylüyor… Ben Yama da kayaların arasından kendisini yeryüzüne ulaştıran GEVENE benzemedikçe, Hogaç’ın eteklerinde yetişen keskin kokulu çemene benzemedikçe, kar altından firar edip, kendini yeryüzünün yüzüne çıkaran beyaz kardelene benzemedikçe, Hogaç’ın dolu dizgin fışkırttığı buz gibi bereketli pınarlara benzemedikçe ben bir hiçimdir… ben değer bilmedikçe, ister istemez onlarda beni iteceklerdir zaten civarlarından.
Kırmızı giyiyorum: Hogaç’tan salını salını veda ederken tüm Yama Dağı na, koyu bir kızıllığa bürünen güneş ten alıyorum kırmızı renge olan hazımı. Bulutların arasından el sallıyor Yamanın bereketli, vefakar, cefakar toprağının kıymetini bilmeyen Drejanlılara kırmızılı akşamüstü güneşi. Ama halen küsmemiş o topraklar bu nankör insanlara…
Kırmızı gelincikler açıyor pınarların suları ile sulanmış çimenlerde. Her rüzgarda bir parçası kapılıyor esintinin hükmüne. Seviyorum kırmızıyı. Kekliklerin gagalarındaki kızıllıktan seviyorum. Sanki kına yakılmış. Yaşlı kadınların örülmüş gulılarından seviyorum kırmızıyı. Kep kıpkırmızıdır, kınalıdır saçları. Boncuklu Derenin kızıl taşlarından seviyorum kırmızıyı. Arang ın tüm kırmızılara meydan okuyan o toprağından seviyorum kırmızıyı. Koyunların sırtındaki Arang boyasından seviyorum kırmızıyı. Dağların en çetin yerlerinde yetişen ŞİLAN ların kırmızılığından seviyorum. Bir sene tutup öteki sene tutmayan yanıklı elmalardan seviyorum pembemsi kızıllığı. Seviyorum kırmızıyı.
Yeşil giyiyorum: dağların baharda büründüğü yeşilliği seviyorum. Baharda beyaz çiçekli ÇOMON ları seviyorum, daha yeşilken. Uzaktan görünen derelerin suları ile sulanmış koruları seviyorum. Gazi nin mağalının karşısında ki GULUYE ÇERMAN ın örgülerini seçerken seviyorum yeşili. Sanki selvi boylu bir kızın örülü saçlarını seyrediyorum, Guluye Çerman ı seyrederken. Babamın nazik ağaçlarını harman yeri ilan eden yeşil kurtları seviyorum. Lastik gibi oluyorlar.
Sarı giyiyorum: çomon un son bahardaki sarılığını seviyorum. Toplarken insanın elini yırtan dikenlerin batan sarısını seviyorum son baharda. Sararıp, suya dökülen söğüt yapraklarını seviyorum. Olgunlaşıp, yere düşen güjokların parlak sarısını seviyorum. Davulun sarı derisinin tok sesini seviyorum…
Velhasıl bu renklerin bir biri ile olan ahengini dinlerken bezenmek istiyorum bu renklere. Çığlık çığlığa haykıran bu renkleri dinlemek istiyorum. Yama dağına benzemek istiyorum!..
Zaten demiyor mu şair; “insan yaşadığı yere benzer.
Taşına, toprağı iten çiçeğine benzer.” Benzemezse eğer, o insan BİR HİÇTİR!…
Ahmet TANRIVERDİ
14/11/2008
Yazar Hakkında
AHMET TANRIVERDİ MALATYA 1992 DOĞUMLU..
Categories: Kitap Tags:
DÜNYA BİR GÜLDÜR KOKLA VE ARKADAŞINA VER
DÜNYA BİR GÜLDÜR, KOKLA VE ARKADAŞINA VER
Ayıpsız yar arayan, yarsız kalır, bu kesinlikteki bir tespittir. Hemen her şeyin, her insanın bir kusuru, bir eksiği vardır.
Hatasız kul olmaz. Dolayısıyla insanın mükemmel bir dost, arkadaş ve sevgili aramaya çalışması boşunadır. Böyle bir dost bulamayacağı gibi, dostsuz kalması da mümkündür. Bu bakımdan insan bir şey elde etmek, bir dost bulmak istiyorsa onları kusurları ile kabul etmeye hazır olmalıdır. Bu bilinen bir mevzu bahis olduğu için, kişi kendine kusuru noksan olan, kusuru düzeltilebilecek olan, aynı zamanda da bizim kusurlarımızı düzeltebilecek kabiliyetteki kişilerle arkadaşlıkların kurulması; eskilerin sözleri ile desteklenmiştir bizlere. “Adam ahbabından bellidir” sözü, bizim, -kır atın yanında kalıp, huyundan, suyundan- etkilenmemiz için belirtilmiştir, o borçlu olduğumuz şahsiyetler tarafından.
Kişiliği belirleyen ana etmen olarak gösterebileceğimiz, arkadaş çevresi bahsi, eskiler tarafından tespit edildiği gibi, günümüzde de bilimsel ve istatistiksel olarak kanıtlanmıştır.
Her insanın, bütün işlerini kendisi yapabileceği, birileri tarafından iddia edilecek olunursa eğer, bu kişiliklerin yalnız bırakılmaları, ağızlarından çıkanı duymalarına vesile olacaktır, bu durumun neticesi de kişinin kendini her yönden toparlamasına sebebiyet vereceğinden, olumlu karşılanabilir. (!)
Bir hayatın arkadaşsız sürdürülmesi, olanaksız gibi görünüyor bana… Etkilenilmeyecek bir arkadaşın veyahut ta bir arkadaş grubunun bulunup, o gruba müdahil olunması kesinlikle mümkün olunmayacak bir vaziyettir.
Çünkü hayat, öyle bir konumdur ki, bir daha geri gelmesi zor olan vaziyete düşer, kaçırıldı mı elden. O sebepten, kişiliğimizin eğitmeni olan arkadaş, iyi seçilmek ile mükellef olunmuştur bizlere. Bizlere vukuf edilmiştir kah belgeler ile, kah çevremizdekiler aracılığı ile, kahsa naçizane tespitlerimiz ile hayatımızla mütemmim cüz i bir vaziyet almıştır.
Şunun da tarafımdan bildirilmesini arzu ettim; “dünya bir güldür, kokla ve arkadaşına ver.” Bu söz, arkadaşı da kendimizle beraber, aynı seviyede tutup, -var olanımızı- paylaşmamızı söylüyor. Yani yaşanılanların arkadaşlarla da paylaşılmasını yeğleyen bir düşünceyi bize de takdim ediyor bu söz. Ve birde, tadılıp, arkadaşlarında tatmasına vesile olmamızı vukuf ediyor.
Velhasıl ı kelam, arkadaşlık öyle basit bir konum değildir, ama paylaşıldıkça arkadaşlığın aslı oluşacaktır, bunun bilincinde olmak bizim arkadaşlığımızı sağlam kişiler ile sağlam temeller üzerine kurmamızı sağlayacaktır.
Ahmet TANRIVERDİ
25-11-2008
Yazar Hakkında
DÜNYA BİR GÜLDÜR KOKLA VE ARKADAŞINA VER
BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…
BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…
Aralık ayının sinsi ve korkunç sisi bütün benliği ile Yazıhan ı hükmü altına almıştır. Gece karanlıktır, korkunçtur… Hele de Yazıhan da, caddeler boşken! Sadece çöp kovalarının civarında acı acı dolanan köpekler vardır tenha sokaklarda. Bazen de, sessiz sokaklarda evlerinden kahvelere kendilerini hızlı adımlarla ulaştırmağa çalışan insanlar. Yazıhan ın tam ortasından, bir koordinat doğrusu gibi karşıdan karşıya geçen uzunca bir yol geçiyordur: Evlerin ve avluların kapıları bu birbirine oldukça benzeyen sokaklara açılırlar.
Yolun bir ucunda, kendisini kahveye yetiştirmek için hızlı hızlı yürüyen adamın kim olduğu belli olmasa da, gelişinden, yürüyüşünden kendisini yeşil örtülü masalara ulaştırmak istediği kesinliktedir. Ağzındaki sigara hiç kıpırdamıyordur. Nefessiz çekiyordur o ilacı. Elleri cebindedir, Yazıhan ın o kuru soğuğunda ellerinin donmasını istemeyeceğinden, sigarası ağzında sabit olarak kalacaktır mecburen.
Rüzgar, caddede ki tüm atılan yiyecek kaplarını belli bir yere topluyordur gecenin bile paltolarla dolaşamayacağı ayazda… Geceyi donduracaktır neredeyse ayaz artı kuzey rüzgarı. Meçhul adam, gittikçe yaklaşmıştır duman dolu kahvehaneye. Sokak lambalarının aydınlığa ulaştırmaya çalıştığı caddede gene hızlı hızlı atılan adımların sesleri yükseliyordur. Bir kadın olduğu şüphesizdir. Terliklerin sesinden bellidir. Herhalde komşusuna gidiyor. Sessiz sessiz elinden tuttuğu oğluna bir şeyler söylüyordur gecenin çığlıksız haykırışında. Biraz geçmeden, meçhul deri montlu adam yaklaşmıştır kahvehaneye. Bir kapı tıkırtısı duyuluyor, kadın ve oğlu içeriye alınıyorlar ve kapı geri sessizce, geceyi uyandırmamak için kapatılıyor. Çok geçmemiştir ki, bir kapı sesi daha duyuluyor. Ve açıldığı gibi geri hemen kapatılıyor meçhul adam tarafından.
Göz gözü görmüyordur kahvehanenin içinde. Sadece anlaşılmayan insan sesleri dolanıyor sigara dumanından dolmuş kahvede. Belli aralıklarla, altmış iki, sade dört, on yedi gibi sesler yükseliyor dumanının hükmüne aldığı kahvehanede. Çok geçmeden bir daha… Arada bir, “Ninno, bir çay” sesi duyuluyor kahvehanenin boğunuk havasında, değişik tondaki seslerden.
Aralık ayının son günleri… Tombalada dönen para, ülkenin topladığı vergiler kadar vardır hemen hemen. Yazın, sadece tombala için çalışırlarmış demek ki… Tombala oynanırken, ne içilen çayların haddi hesabı vardır nede yapılan dedikoduların! Gecenin yarısı denilen vakti geçirmeden evine giden adam yoktur dur herhalde Yazıhan da. Pek nadirdir. Sadece zaman geçirmek için kahvehanelere gelen memurlar varsa eğer o duman çorağında, onlar sabah erken kalkacakları için erken terk ederler alanı. Gözleri bıraktıkları dumanın boğunukluğunda kalsa bile.
Nasıl olmuşsa, sabaha doğru rüzgar azıcık dinmiş, çiseleyen bir yağmur başlamıştır. Yazıhan ın yağmuru ne olacak ki? Çiseleyip kaçıp gidecek Yazıhan dan. Güneş, demir yolunun o taraftan kendisini göstermiştir sabahın erken saatlerinde. Güneş vurdukça, ayaz artıyordur sanki. Üstü donup, altı su kalan kısımlar varsa, güneş doğunca alttaki suda donmaya başlayacaktır. Güneş Yazıhan ın soğuğu ile zıtlaşmıştır sanki, güneş ısıtmıyor, aksine donduruyordur yağmur göletlerini.
* * *
Caddelerde, sadece memurlar, esnaflar, öğrenciler, namaza giden ihtiyarlar dolanıyorlardır ve birde seyip [başıboş], tirmor [zayıf,çelimsiz] köpekler… Kahvehanede ki -vatandaşlar- gece çalışıp, gündüzleri uyuyorlardır… Kural bellidir. Sessiz caddelerde bazen kahkaha ünleyişi yayılır anlık olarak. Ve ardın dan bir başka tondaki deng salıveriyordur ahındaki kahkahayı renksiz sokağa. Esnafların arasındaki doyum olmaz, anlık, tek seferlik esprilerdir bu kahkahaların vesilesi. Bir çocuk sesi, “arki”sini çağırıyordur. Artık arkadaşlıklar bitmiş, kısa olsun diye de “arki” denmeğe başlanmış… Arkadaşlık aranmıyor demek ki … Biliyor musun; benim hiç arkim olmadı. Benim arkadaşlarım vardı, onlarda akriliğe çevirince arkadaşlığı bıraktım orada. Yazıhan ın sessiz sokaklarında yankılanıp; makasla kesilir gibi bitirilen ezanlar misali bitirdim, onlar için başlamış, benim içinse başlamağa yüzü tutmayan akriliği… Her neyse, malum çocuk arkadaşını –Ben arkadaşı olmasını istiyorum- çağırıyordur tonsuz sokağın, hiç ezilmemiş, hiç yıpratılmamış, hiç çiğnenmemiş kaldırımının üzerinden. Arkadaşı cevap vermeyince, bir daha çağırıyordur. Ve gene duymazlıktan gelip, elindekiyle uğraşınca, çağıranın tepesi atıyordur şüphesiz. Kendini tutamayıp arkadaşının ensesine bir tane patlatıyordur, sessiz caddenin aydınlığında. Arkadaşı ansızın gülerek, yere düşen oyuncağını eğilip alıyor, kalkınca bir sille de o, arkadaşına çarpıyordur. Ardından ikisi de gülüyorlardır. İlk vuran diğerinin ardına düşüyor caddenin derinliğine büründüğü sessizlikte, yitip gidiyorlardır.
Ne güzel… Birbirlerine vuruyorlar, ama sonradan onu oyuna çeviriyorlar. Tekrar ne güzel…
Ama korkuyorum ki beklide özleyeceğim bu günleri…
Ahmet TANRIVERDİ
05-12-2008
Yazıhan
Yazar Hakkında
BELKİDE ÖZLEYECEĞİM; ALTMIŞ İKİLERİ, SADE DÖRTLERİ, ON YEDİLERİ…
Categories: Kitap Tags:
YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…
YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…
Karanlık gecelerin temsilcisi Ay ı hükümsüz bırakmak üzere, güneş doğulardan gösteriyordu kendisini. Güneş imparatorluğu gelmiş, Ay köşe bucak, saklanacak yerler aramağa başlamıştır göz mavisi gökyüzünde. Sarı uzun saçları belinden aşağıya salınan bir gelinin gözlerinde kayboluyordu Ay sanki. İmparatorluk… Her şeyi emri altına alan bu cengaver, vardiyalı çalıştığı Ay ı aydınlatarak yok ediyordur sarı saçlı kızın göz bebeklerinde.
Doğulardan gelen güneş, sivri dağların yücesinden kendisini göstermeğe başlamıştır sessiz usulca. Sessiz haykırışlarla.
İşte bu güneşin tadı ne güzel olur Hakkolar’ın, cenneti andıran dağları arasında. Sarının kırmızının ve yeşilin ahenkli dansını seyir ederken ne güzel olur sabah Güneşi çadırların ardındaki nıçlarda. Güneşin aydınlattığı ova, sessizliği yırtmış, bir telaş başlamıştır artık.
Derinden çalınan bir ıslık sesi sabahı aydınlatıyordur ahengi ile. Sarı, kırmızı ve yeşilin ahengine karışıyordur Seffo Amcamın çaldığı ıslık. Çeşmeden, elinde havlusu, yüzünde sabahın o tatlı uykusu, gözlerinde daha uyanmamış bir huzurun habercisi ile geliyordur babasının çadırına. Oppo, sabah erkenden kalkmış, ovanın ineklerini ağır ağır Gule Çermon a doğru ilerletmiştir. Affe, oradan buradan aldığı darbelerle şekli değişen, isli güğümü günnü ateşinin üzerine tevdi etmiştir. Duman, çadırın açık köşesinden yayılıyordur, kah çadırın içine kah mavi gökyüzüne. Mayre Xala’nın Sesi geliyordur dışarıdan. Aslında dışarıdan değil de… Çadırın içinden gelen ses, net ulaştığı için karşıdakine dışarıdan geldiği sanılır. Ama Mayre Xala’nın sesi o kadar gürdür ki, konuşurken bile bağırdığı sanılır. Affe ye ünlüyordur. Danası hastalanmıştı. Sesinin tedirginliğinden belliydi. Korku doluydu. Sebebinden ötürü geldiği danaların rahatsızlığı, onu derinden etkileyecektir. O danalar için gelmiştir yalnız başına Yamaların Dağına.
Affe, feryat eder gibi ünleyen sese yaklaşıyordur, Seffo Amcam da ardından. Seffo Amcam, omzunda ki havlusunu, çadırı ikiye bölen duvar halısının gerildiği ipin üzerine atmış, aceleyle Mayre Xala’nın çadırına koşmuştur.
Daha ne oldu bilinmez, Mayre Xala’nın morali düzelmiştir. Sesi net çıkıyordur şimdilerde. Danasının karnında ki şiş inince. Herhalde yeğdi bir şey dokunmuştu.
Dedem, kulbugunu omzuna atmış, sağ eliyle de destek verirken, tutmuştur. Diğer elide boş değildir. Evden götürdüğü poşetin içine biraz salatalık, biraz biber, biraz domates birkaç bağ da pirpirim katmıştır. Semiz otunun adı –pirpirim- diye biliniyordur bizde. Semiz otu olduğunu da Zonguldaklı bir polisin hanımından öğrendik. Anlattı anlattı, övdü övdü, nasıl bir şey dedik, tarif edemeyeceğim kadar güzel bir şey dedi. Merak ettik, internet denilen hazineyi kullanarak semiz otunu bulduk, resimlerini görünce de pirpirim olduğunu anladık. Bizim üzerine basıp basıp geçtiğimiz pirpirimi onlar kışlık aş olarak yerlermiş, birbirlerinin önünden kaçırırlarmış.
Pirpirimin cacığını yeriz biz sadece. Suda haşlarız, soğuduktan sonra da cacık gibi yoğurtlayıp yeriz.
Nenem, cacık türü aşları çok sever. Hele de ayranlı çorbayı. “Şorbé daw” der üstüne ölür. Dedem poşeti uzatır uzatmaz elini hemen pirpirimlere attı. İçinden aldı, çeşmeden taze getirdiği soğuk suyla yıkayıp, öyle içeriye götürdü. Götürürken de içinden birkaç dalı da ağzına attığını da söylemeden geçemem.
Dedem ağaçların su göletlerini kalbura çeviren sıçanlardan yakınıyordu bir yandan neneme. Bir yandan da büyük güğümden, bakır ibriğine su aktarıyordur. Dedem, evin az üst tarafında ki derme çatma tuvalete gidiyordu abdest hazırlığı yapmak için. Nenemde o arada, dedeme kızıyordur. Suyunu gidip çeşmeden değil de, güğümden aldığına yakınıyordu. Ama onların birbirlerine kızması, bence birbirlerini sevdiklerinden. Hele nenemin bir yerine bir şey olsun; dedem nasıl kendini şaşırıyor…
Elli küsur senelerini birbirlerine vaat etmişler. Onlar birbirlerini bırakabilirler mi? Mümkün mü? O arada ki sevgi, aşk, fedakarlıklar, kıskançlıklar, övgüler, kızmalar ve dahası pekişmiş, bu kademeleri aşmıştır. Bunların ilerisinde, apayrı duran kademeye yükselmiştir. Orası da ayrıların ayrısı bir evrendir. Allah, umarım herkese böyle ayrı evrenlere ulaşmayı nasip eder.
Dostlarımızla, eşlerimizle, sevdiklerimizle.
Ahmet TANRIVERDİ
07-12-2008
Yazıhan
Yazar Hakkında
YAMA’DAN BİR KASE SÜTLAÇ…
YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…
YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…
Bütün güzellikler, gecenin ay ile baş başa kaldığı vakitte ortaya çıkar. Gece, ay ve sessizlik… Karanlığın hissesini veremeyen sessizliği özleyip haykıran geceyi özlüyorum bazen. Çok değil, sadece beş – altı yıl. İnsanlar akşamları toplanır, cemaat kurar, eskilerden, gündemden veya gelecekten bahsederlerdi. Ölenlerin gittiğini, kendilerinin ise burada kaldığını düşünürken konuşurlardı. Üzülürler miydi bilemiyorum. Dedemler de toplanırlardı genelde. Konuşurlar, gülerler veya hep birlikte üzülür, hüzünlenirlerdi. Çünkü, bahsi geçen konu hepsini ilgilendiriyordur. Ayrım yok turdur. Dert hepsinin dersidir, sevinç herkesin sevincidir.
Ben bu sohbetleri öyle bir dinlerdim ki, şimdi aynı insanları toplasanız, orada anlatılan, konuşulan meseleleri tek tek anlatırım. Sanki, o cemaatlerin tek seferde dağılacağı bana bildirilmişti de, ben tedbir olarak hepsini zihnime kaydetmişim…
Masallar anlatılırdı. Eski Kürt destanlarından bildiklerini anlatırlardı. Biri bir yerde hata yapmışsa, onu tersleyerek değil de, “aslında benim bildiğim öyle değildi ama” tekniğini kullanırlardı. İncitmeden. Odanın oturma düzeni, en yaşlısından, en gencine doğru dizilirdi. Bu kural kendiliğinden oluşurdu. Herkes yerini bilirdi. Ev sahibi, cemaatin en yaşlısı olsa bile alt taraflarda otururdu. Misafirlere olan saygıdan dolayıydı herhalde.
Loz-i Hamze gelirdi, Mam-i Balle gelirdi, Bakır-ı Hamze gelirdi, Karaman gelirdi, Hassk-i Huse gelirdi, Has-ı Kuşşo gelirdi, Mammoy-u Bekır gelirdi, Şavk-i Kıre gelirdi, İv-i Abdulmev gelirdi, Kepekçi gelirdi ve dahası… Gelirlerdi!.. Ben bu yaşlılardan en çok, Mammoy-ı Bekır ve Bakır-ı Hamze’yi dinlemeyi severdim. Bakır öldü… Mammoy-ı Bekır da gitti gidecek.
Konuyu şuraya getirmek istiyorum: Mammoy-ı Bekır Ermeni uyruklu bir Drejanlı olarak yaşıyordu Yazıhanlıların arasında. Ama bu adama kesinlikle verilen değer değişmemişti. Beklide kendilerinden üstün tutuyorlardı, sahipsiz oldukları için… Birde bu adamın kısa öyküsünü anlatmak isterim; cumhuriyet döneminden önce diye tahmin ediyorum. Yani 1900’lü yıllar diye tahmin ediyorum. Savaşa müdahil edilmeyen Ermenilerin, dönemin Osmanlı halkına işkenceler yapıyor olmasına dayanamayan Drejanlılar da öç almak için, bu namusu noksan olan insanları öldürüyorlardı. Yalan değil öldürüyorlardı. İnkar edilmez öldürüyorlardı. Ama ölüm o kadar kolay değildir. Öldürmek de aynı öyledir, kolay değildir… Sebepsiz yere cana kıyılmaz. Zaten din de, namus için ölümü yeğliyordur. Irzlara geçmek isteyen Ermenilerin bir kısmı zorunlu göç ile Suriye bölgesine gönderilirken, ortalarda kalan başıboş (!) Ermeniler, kararlarını halen sürdürüyorlardır. Sahipsiz kadınların namusuna dokunmak isteyen birisinin karşısına çıkacak mutlaka birileri vardır. Çünkü, bu millet birdir, namus ortağıdır bu millet! Bu arada, bu öldürmelerin sebebi soykırım değildir, sadece namus korumadır. Neyse, bu civarlarda öldürülen Ermenilerden birinin çocuğu ortalarda dolanırken, Affıklı Dızo bu çocuğu alıp, getirmiştir. İlk dönemler gizli tutmuştur ama nihayetinde herkes öğrenecektir. Dızo’nun da yedi erkek çocuğunun olduğunu biliyorum, kızların kaç tane olduğu hakkında bir bilgim yok. Dönemin şartlarına göre durumu kendini geçindiriyordur Dızo’nun. Ama bu çocuğa bakmıştır. Bu çocuğu büyütüp, evlendirmiştir. Soy adına ortak etmiştir. Bekir Güler’dir bu Mammoy-ı Bekır ın babasının adı. Kendisinin de adı Mehmet Güler ve diğer kardeşi de Mustafa Gülerdir.
Örnek olarak, Yazıhan da kimse üç ayları tutmazken bu adam altı yıl ardı ardına tutmuştur. Namaz saatlerinde herkesten önce gelir, vaazları dinler, namazını da kılar gider, diğer ibadetlerini de en son haddine kadar yerine getirir. Yani, yaramazlık yapmayanların yeri başlar üzerinde daimdir.
İşte ben böylesi ayrımlar yapılmazkenki cemaatleri özledim şimdiden… Yitirdiklerimizi yitirilmiş olarak görecek miyiz acaba sonraları. Yitirdiklerimizden aldığımız dersleri, övgüleri hatırlayacak mıyız acaba bir gün?…
Ahmet TANRIVERDİ
30-11-2008
Yazıhan
Yazar Hakkında
YİTİRDİKLERİMİZİN ADINI NE KOYACAĞIZ ACABA SONRALARI?…
Categories: Kitap Tags: yitirdiklerimiz